12 Kasım 2012 Pazartesi

HEPSİ HAYAL OLDU

Haber gazetelerde genellikle aynı başlıkla çıktı. ‘Hayali ihracatın mucidi öldü' 9'uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in yeğeni Yahya Kemal Demirel'in 62 yaşındaki vefatı böyle duyuruldu. xxx Televizyonlarda ‘son dakika'ları görünce aklıma önce Örsan Öymen ile Uğur Mumcu geldi; Bir döneme damgasını vuran sunta yolsuzluğu... 1975 Ekim ayında, Anka Ajansı, Yahya Demirel'in hayali mobilya ihracatını ortaya çıkarmış; Ardından ‘Mobilya Dosyası' adıyla kitap haline getirerek yayınlamış. ‘Hayali ihracat' kavramı da literatüre bu haberle girmiş. Biz o dönemler çocuktuk. Gazetelerden hayal meyal hatırlıyoruz. Öyküsünü ise yıllar sonra öğrendik. xxx 1987'de kalp krizi sonucu 49 yaşında aramızdan ayrılan Örsan Öymen'le tanışma şansım olmadı. Pek çok gazetecinin yetişmesine öncülük etmiş; Ama ağabeyi Altan Öymen'in katkısı unutulmaz. Hem kurduğu Anka'da uzun yıllar çalışıp, hem de sohbetlerinden ‘feyz' alma fırsatımız oldu. Galiba o sohbetlerden aklımızda kaldı. xxx Örsan Öymen, Almanya'dan gelip Anka'da çalışmaya başlayınca çevresindeki genç gazetecilere sık sık öğütler veriyormuş: "Büroda oturmayın, çıkın dolaşın. Hatta memurların işten çıkış saatinde gidin, onlarla birlikte belediye otobüsüne binin. İnsanlar işyerinde rahat konuşamaz. Dışarıda, arkadaşlarına dert yanar, haksızlıkları anlatır. Oradan kulağınıza bir şey takılır. Bakarsınız büyük iş çıkar..." Çıkar da nitekim. xxx Bazen gündeme damgasını vuran büyük haberlerin arkasında ‘komplo' aranır. Mutlaka ‘birileri sızdırmıştır' denir. Bazen de küçük tesadüfler vardır. xxx Tavsiyeye uyan bir muhabir, belediye otobüsünde giderken kulak kabartır önünde oturanların konuşmalarına. Sık sık Demirel lafı geçmektedir. Ama o günlerin Başbakanı Süleyman Demirel değil. Yahya Kemal Demirel. Hazine'de çalışan memur, daha 25 yaşındaki bir gencin 20-25 milyon liralık büyük bir işi nasıl yaptığını merak etmektedir. O döneme göre epey büyük bir rakam. Arkasından ekip devreye girer; Uğur Mumcu, Örsan Öymen, İsmet Solak... Araştırma başlar, sonunda belgelere ulaşılır. Yeğen Demirel'in başarısının sırrı anlaşılır. Ceviz yatak odası diye ihraç edilen ürünlerin sunta parçaları olduğu ortaya çıkar. Örsan Öymen İsviçre'ye gider; Mobilyaları ihraç ettiğini beyan ettiği firma da yoktur, hayalidir. Yayınlandığında adeta yer yerinden oynar. Xxx Kaderin cilvesi... O dönemler, ‘Demokrat İzmir' gazetesinin Yazı İşleri Müdürü, eski CHP milletvekili Akın Simav, ‘Sunta Yolsuzluğu' yazısı nedeniyle Demirel'e hakaretten cezaevine girer. Koğuş arkadaşı da Yahya Demirel'dir. xxx Biz bu öyküden çok ders çıkardık. Umarız, bir daha böyle dersler çıkarılacak olaylar yaşamayız.

8 Kasım 2012 Perşembe

BASIN BAYRAMI

24 Temmuz, Türk basını için simge bir gündür; ‘Basın Bayramı' olarak kutlanır. Her 24 Temmuz'da çok sayıda mesaj yayınlanır; Hemen hepsi "Türk basınında sansürün kaldırılmasının..." diye başlar... xxx Geçen hafta Resmi Gazete'de yayınlanan bir düzenlemeyi görünce, bir kez daha "yıllardır biz neyi kutluyoruz" diye düşünmeden edemedim doğrusu. 46 yıldır yürürlükte olan bir yönetmeliği kaldıran tek cümlelik bir değişiklikti. Meğer 11 Temmuz 1966 tarihinde ‘Sansür Yönetmeliği' çıkarılmış. Uygulanmasından Milli Savunma Bakanlığı sorumlu. Gerçi sadece savaş ve sıkıyönetim dönemleri için geçerli ama... Öyle ilginç düzenlemeler var ki; İnsan şaşırıyor, bunları nasıl akıl ettiler diye: -Mektuplar iki sayfadan fazla olamaz. Her sayfada 25 satırdan fazla yazı bulunamaz. Yazılar kağıdın yalnızca bir yüzüne yazılır. Astarlı zarf kullanılamaz. - Her türlü gönderide şifre ve stenografi olamaz. Cümlelere bir anlam verilmeyecek yazılar yer alamaz. -Şehirlerarası konuşmalar Türkçeden başka bir dilde yapılamaz. Açık konuşulmayan kapalı ve imalı kelimeler kullanılan konuşmalar derhal kesilir. -Gazetelere reklam ve ilan verenlerin kimlikleri yetkili makama bildirilecek. Muhtevası anlamlı olan ilan ve reklamlar yayınlanmaz. -Türk halkı ve askerlerin moraline zarar verecek haberler yasak. -Sansür kurulunun izin vermediği hiçbir kitap yayınlanamaz. -Kişilere ait fotoğraflar sansüre tabi tutulur. Foto muhabirlerinin çektiği fotoğraflar sansür kurulunca sansür edilir. -Fotoğraflar, bulundukları bölgede banyo edilerek sansüre tabi tutulur. Banyo sırasında da sansür kurulundan birisi hazır bekler. Banyo edilecek ortamın bulunmadığı ortamda fotoğraf makinesi ile dolaşmak dahi yasaktır. -Hiçbir tiyatro ve sinema eseri sansürden geçmedikçe gösterilemeyecek. -Gramafon plakları ve basılmış müzik eserleri de sansüre tabi. - Körler için basılan kabartma baskılı yazılar ancak uzman personel kontrol ederse gönderilebilecek. xxx 24 Temmuz 1908'de 2. Meşrutiyet ilan edilince o dönemin gazeteleri, 1876'dan kalma sansür kararnamesini uygulamama kararı almışlar. Aynı gece gazete provalarını görmek için gelen sansür memurlarını kovmuşlar. İşte o günden buyana 24 Temmuz ‘basın bayramı' olarak kutlanıyor. xxx Resmi Gazete'nin internet sitesinde ‘sansür' yazıp arama yaptırınca üç sonuç çıkıyor. Birisi, 25.10.1923 tarihli; "Sansürün İlgâsına Dâir Dâhiliye Vekaletinin 7 Teşrîn-i Evvel 339 Tarihli Kararnâmesi..." Arapça harflerle olduğu için içeriğini okuma şansımız olamadı. Diğeri 11.07.1966 tarihli ‘Sansür Yönetmeliği..." Sonuncusu ise "Sansür Yönetmeliğinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Yönetmelik." Tarihi yeni: 30.10.2012 Acaba, 30 Ekim'i ‘yeni basın bayramı' mı ilan etsek...

4 Kasım 2012 Pazar

ÖZGÜR AYRILIK

Ankara öyle kolay veda edilebilecek; Arkana bile dönüp bakmadan çekip gidilebilecek bir kent midir? Her veda edeni gördüğümde, yanıtsız sorularla boğuşur dururum. xxx Ankara'ya ilk veda yazısını okuduğumda galiba üniversite yıllarıydı. O dönemlerin genç akademisyeni Ertuğrul Özkök hem üniversite hem Ankara ile vedalaşırken arkasından yazmak bir başka akademisyene düşmüştü. Emre Kongar; O günlerin sanat dergilerinden birinde yayınlanan yazı; sadece veda yazısı değildi. 12 Eylül döneminin Başkent'in içini nasıl boşalttığının; Kültürün, sanatın, sanatçının küstürüldüğü, üretken insanların uzaklaştırıldığı bir Başkent'in geleceğini tartışıyordu satır aralarında. Hoş; sonra kendisi de terk edip gitti ya... xxx Benzer bir yazıyı kaleme almak çok istedim gidenlerin arkasından; Özellikle can dostum Hıdır Göktaş Alaçatı'ya doğru yelken açtığında; İçimden gelse de kalemim zorlandı. Kıskandım belki de; "Çok sıkılacaksın çok" demekle yetindim. Xxx Sosyal paylaşım sitelerinden birinde karşılaşınca benzer bir veda yazısıyla; Yeniden daldım yanıtsız sorulara... Özgür Çoban; Tanıdığımda mesleğe ilk adımlarını atmaya çalışıyordu, Anadolu Ajansı'nda. Sonraki yıllarda fazla karşılaşmasam da uzaktan izlemeye çalıştım. Özgür de vedalaşmış Ankara'yla. Çekmiş gitmiş çok uzaklara. Veda yazısını da çok önceden yazmış: xxx "Bir hazırlık arifesindeyim. Telaş kapladı dört bir yanımı. Bir gidişin eşiğindeyim. Çocukluğumun, gençliğimin topraklarından kopuşun öncesindeyim. Gideceğim, dönmemek pahasına. Bir yürek sarasına tutuldum. Oksijen genzimi yakıyor, soluyamıyorum gönlümce. Vedalaşıyorum yavaş yavaş bu kentin kuşlarıyla, ağaçlarıyla. Özlememek elde mi? Sinmiş kokusu üzerime. Bir ayrılık havası hasıl oluyor gökyüzünde. Kaplıyor her yanı. Mutlu muyum? Bilmiyorum bu sorunun yanıtını. İlk aşk, ilk heyecan, ilk hüzün, ilk öpücük, ilk kalp ağrısı. Asılı bu topraklarda hepsi. Onlar burada kalacak. Belki anlamsız, belki biçare. Hiç kimseye ait olamamanın verdiği acıyı tadacaklar ilk kez. Bense yeni topraklarda yeni hüzünler, yeni sevinçler, yeni kalp ağrıları yeşerteceğim belki. Gidiyorum... Bu kentin unutmasını bekleyeceğim beni. Kalpten helalleşiyorum davamla, dedim ya bir ayrılık havası hasıl oldu bugünlerde gökyüzünde. Ağız dolusu bağıra bağıra yaşadım bu toprakları. Her çiçeğine gönlüm kaydı, her kuşun kanat çırpışı büyüledi beni. Ama hayat çekiştiriyor paçamdan. Ciğerimin bir parçası burada, gözlerimi hayata açtığım bu topraklarda kalacak biliyorum. Bu kopuş yaralıyor, incitiyor. Sesi benim sesim gibi, yüzü benim yüzüm gibi olan insanları bırakmak zor geliyor. Gidiş yakın, biliyorum kaybetmeyeceğim dönüş yolunu. Diyor ya şarkıda, ‘yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe' Sonra bir gün belki yine dönerim bu bedbaht, melankolik kente. Gidiş yakın... Kederli bir veda havası hasıl oldu bu kentin üzerinde." xxx Gidenlerin yeri kolay doluyor bu vefasız kentte. Kolay insanlarla...

24 Ekim 2012 Çarşamba

TAHTACI BAYRAMI

Anıtkabir'i hiç böyle gördüğünüz mü bilmiyorum. Cıvıl cıvıl, rengarenk... Yıllardır defalarca gittim, hiç böyle bir manzara ile karşılaşmadım xxx Biz Ankara Valiliği'nin ‘yasak' kararı ile uğraşırken geldi fotoğraf, Bazı gruplar, 29 Ekim öncesi, "Cumhuriyet Bayramı'nda 1. Meclis'in önünde toplanma" çağrısı yapıyor; Valilik ise "kanuna aykırı, gerekli yasal işlemler yapılacaktır" diye uyarıyordu. Eyleme katılan olursa "güvenlik güçleri tarafından engellenecek." Eylem denilen de "Cumhuriyet Bayramı..." 29 Ekim günü Ulus'ta yaşanabilecekleri gözümüzün önüne getirmeye çalışırken neyse ki dostumuz Faruk Demir girdi içeriye... Aldı götürdü, olası karanlık görüntüleri; Rengarenk bu fotoğrafı koydu. O fotoğraf bugün HT Ankara'nın birinci sayfasında. xxx 'Tahtacı Kültür, Eğitim, Kalkınma ve Yardımlaşma Derneği' üyeleri gelmiş İzmir'den. Faruk Demir almış Anıtkabir'e götürmüş. İyi ki de götürmüş. Her zaman devlet ciddiyeti içinde hareket edilen; Devlet protokolünün siyah ve gri, askeri protokolün yeşil üniformaları ile görmeye alıştığımız Anıtkabir'de bu fotoğraf çıkmış. Xxx Tahtacılar, bu ülkenin en az bilinen kesimlerinden. Kaynaklara baktığınızda ortak şu cümle şu: "Tahtacılar Ege ve Akdeniz bölgelerinde yaşayan Alevilerdir" Onun dışındaki bilgiler çelişkili. Yavuz Sultan Selim'in tahta geçmesinden sonra; Alevilere karşı yaptığı zorbalıklara boyun eğmektense, dağlarda yaşamayı tercih edenler olduğunu yazanlar da var; Fatih'in İstanbul'u fethederken kullandığı gemileri yapması için Toroslar ve Kazdağları'na gönderdiğini söyleyenler de. xxx Tahtacılar'la ilk kez rahle-i tedrisatından geçmekle her zaman övündüğüm, 8 yıl önce kaybettiğimiz ustam rahmetli Müşerref Hekimoğlu sayesinde tanıştım. Altınoluk'tan Akçay'a doğru giderken, yolun 15. kilometresinden sağa sapıp iki kilometre kadar tırmanınca Körfezin mavisi ile sırtını yasladığı Kaz Dağlarının yeşilinin içine saklanmış bir köyde. Tahtakuşlar Köyünde... Alibey Kudar... Geleneklerinin, göreneklerinin kaybolmaması için doğup büyüdüğü köyünde, iğneyle kuyu kazarcasına Etnografya Müzesi kurmuş; Devletin değil ama UNESCO'nun desteğini almayı başarmıştı. Her Köy Enstitülü öğretmen gibi kendisini eğitime adamıştı. xxx Anıtkabir fotoğraflarını görünce yeniden hatırladım Alibey Kudar'ı. Bize müzeyi gezdirirken anlatmıştı; Kazdağları'ndaki Tahtacı köylerinde yaşayanlar bayramlarını, düğünlerini mezarlıklarda kutlarmış. Mutluluklarını öbür dünyaya göçen atalarıyla paylaşırlarmış. Kadınların, neden bayram kıyafetleriyle geldiği, neden Anıtkabir'de yüzlerinin parladığı belki kültürlerinde gizli.

21 Ekim 2012 Pazar

EMİRLERİN DRAMI

Başkent bambaşka bir drama sahne oldu bu hafta... Her gün onlarcasına tanık olduğumuz; artık kanıksadığımız trafik kazalarının yol açtığı bir dram... Ama bu kez zincirleme bir dram... xxx "Genç yaşında geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetti..." Benzerini gazetelerde, televizyonlarda, radyolarda defalarca duyabileceğimiz bu haberle ilgili gelişmeleri hafta boyunca izledik. Yaşamının baharında trafik kazasına kurban verilen genç 22 yaşındaki Emir Hilmioğlu'nun babası eski rektör, 'Ergenekon' davası sanığı Fatih Hilmioğlu olunca o melun kaza bambaşka anlam kazandı. Üstelik kanser hastası olan Baba Hilmioğlu, oğlunun cenazesine katılmak için birkaç günlüğüne cezaevinden çıkarılmasına rağmen acısını evinde, eşiyle paylaşmasına izin verilmeyince skandala dönüştü. Üç yıldır cezaevinde olan bilim adamı, ‘kaçabilir' endişesiyle gece Sincan Cezaevinde tutulunca işe siyaset karıştı. Bir babaya yaşayabileceği en ağır acı, katmerli şekilde yaşatılınca nutuklar atıldı, ‘çözüm' için sözler verildi. Cenaze töreni ise bambaşka sürprizlere sahne oldu. Acıyı paylaşmak için aynı görüşte, aynı ideolojide buluşmak gerekmiyordu. BDP'li Sırrı Sakık'tı o isim. Evlat acısının ‘öteki mahallesi', ‘karşı kampı' yoktu... xxx Hafta boyunca hep kalanlar konuşuldu; Giden hep unutuldu. Emir, Emirler kolay yetişirmiş gibi; xxx Emir'in öyküsünü de Habertürk Televizyonu'ndan arkadaşımız Anıl Ergin yazdı; Yazdı yazmasına da o hengame arasında dikkatlerden kaçtı gitti... Emir Hilmioğlu Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisiydi. Ama hayata kendisini sadece bir avukat olmak üzere hazırlamıyordu. Ankara Sanat Atölyesi ve Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde oyunculuk dersleri alıyordu; aynı zamanda kısa filmler üzerinde çalışıyordu. Son olarak "Kolo'nun Mirası" adıyla bir film çekmiş; Ankara'yı anlatmıştı. Babası cezaevinde olmasına rağmen bütün yoklukları aşmayı bilmiş, Kısıtlı imkanlarla, dar bütçeyle bir belgesel yapmış; Ankara'nın efsanevi belediye başkanlarından Vedat Dalokay'ı anlatmıştı. O film, 4. İstanbul Uluslararası Mimarlık ve Kent Filmleri Festivali'nde yer aldı. Mimarlar Odası Ankara Şubesi'nin "Çocukça Kısa Film Yarışması"nda teşvik ödülü almaya hak kazandı. Ama ölüm, sevincini kursağında bıraktı. Ömrü, 16 Kasım'da yapılacak törene, ödülünü kaldırmaya yetmedi. xxx Biz Emir'i trafik terörü nedeniyle; Babasının adı yüzünden tanıdık. Tanıdığımızda çok geçti. Keşke biraz daha zamanı olsa; Duruşmalardaki savunmalarıyla, yaptığı belgesellerle tanısaydık. Emirler kolay yetişmiyor; Onları yetiştirenler de.

17 Ekim 2012 Çarşamba

YILDIZLARA YOLCULUK

YILDIZLARA YOLCULUK "Yıldızları ve göklerdeki sonsuzluğu fark edin. O zaman hayat büyülü duruyor" Cer Modern'de ‘Yıldızlı Gece'ye bakarken insan fark etmekle kalmıyor, sonsuzluğun içinde kaybolup gidiyor. Van Gogh'ta yıldızlar sadece yıldız değil; Dokunmak isteyeceğiniz kadar gerçek... xxx İstanbul'da ziyaretçi akınına uğrayan sergi nihayet Ankara'ya geldi. 3 Ocak'a kadar Cer Modern'de. Van Gogh'a meraklısıysanız; "Bir daha nerede göreceğim" diye düşünüyorsanız her şeyden önce klasik müze ya da galeri gezintilerini kafanızdan çıkarın. Bu sessiz bir sanat galerisi değil. Parmak uçlarında dolaşmanıza, yanınızdakiyle fısıldayarak konuşmanıza, eserlere uzaktan bakmanıza gerek yok; Tanıtımında olduğu gibi çerçevesinin içindesiniz. xxx Bu klasik bir sergi değil. Güçlü bir klasik müzikle senkronize olarak değişen devasa boyutlardaki 3000'den fazla ‘canlı tablo' salonun her yerini dolduruyor. Van Gogh'un coşkulu renkleri, canlı detaylarla her yerde. Dokunmak isteyeceğiniz kadar gerçek. xxx ‘Yıldızlı Gece' sanırım Van Gogh'un en ünlü resmi. Ressamın akıl sağlığının çok da düzenli olmadığı bir zamanda ortaya koyduğu eserlerden. Akıl hastanesinde yatarken hayal gücünü kullanarak yaptığı bir tablo. Aslını görme fırsatı olmadı. Ama duvarları, kolonları, tavanı, hatta yerleri bile dolduran bir ‘Yıldızlı Gece'ye bakarken Van Gogh'un o ünlü sözünü hatırlamadan duramıyor insan; "Yıldızları ve göklerdeki sonsuzluğu fark edin. O zaman hayat büyülü duruyor" Girdap gibi bulutlar sizi alıp götürüyor, yıldızlarla umut ışıltısı zirveye ulaşıyor. Sarmalların arasında başka şeyler mi gizli diye ararken buluyorsunuz kendinizi. Fondaki müzik sizi daha da itiyor gökyüzüne... Uzmanlar araya dursun yıldızların gizli anlamını; Zaten O da yazmış mektubunda: "Yıldızlı bir gökyüzünü resmetmek için mavi-siyah üzerine küçük beyaz noktalar koymak yeterli değildir..." Siz dokunun limon sarısı, pembe yıldızlara... xxx Van Gogh Alive'da, dahi ressamın fırtınalı hayatı kronolojik olarak duvarlarda akarken ruh halini de izleyebiliyorsunuz. Ayçiçekleri çıkıyor karşısına, Sonra buğday tarlası ve kargalar... Ölümün yakınlığını hissettiriyor size; Işığı ve refahı temsil eden sarı renklerle... Ardından 1886 Paris sokaklarında dolaşıyorsunuz... Ve; Çiçek açmış badem ağacı... Buram buram ‘sevgi' ve ‘hayat' kokusu salonu sarıyor; Dokun bana diye bağırıyor sanki... xxx Son dönemde bu tür sergiler İstanbullu firmaların sponsorluğunda Başkent'e gelmeye başladı. Ankaralı işadamları herhalde bir pay çıkarır.

15 Ekim 2012 Pazartesi

GAZEL AYI

"GAZEL AYI" Eskiden Teşrin-i evvel denirmiş; Süryaniceden kalma bir ad. Aramice 'Tişri'den geldiğini söyleyenler de var. Cumhuriyet'ten sonra İlk Teşrin ya da Birinci Teşrin olarak kullanılmaya başlanmış. 15 Ocak 1945'te yürürlüğe giren bir yasa ile adı değiştirilmiş; Ekim olmuş, tarlaların sürüldüğü dönem yani... xxx Son günlerde gelen elektronik postalardan 'anma' mesajlarını okuyunca aklıma geldi birden; "Gazel ayı" Çocukluk günlerinden çağrışım yapan bir deyim. Anadolu'da ekim ayı için ‘Gazel ayı' da denir. Kuruyan gazellerin, yaprakların dökülme ayı... Sadece kuru yapraklar dökülse keşke; Ne çok yaprak düşmüş, nice çınarlar kurumuş meğerse... xxx Ahsen; Haber peşinde koşarken trafik canavarına kurban verdiğimiz sayısız gazeteci arkadaşımızdan yalnızca biri... Bundan 15 yıl önce 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'i takip etmek üzere Balıkesir'e giderken Bozüyük yakınlarında geçirdiği trafik kazası değil, küçük bir yara için hastane hastane dolaştırılması aramızdan almıştı Ahsen Çetiner'i. Kaybedeli 15 yıl olmuş. Koskoca 15 yıl birbirimize takılamamış, şakalaşamamışız. Önceki gün Cebeci Asri Mezarlığında anmak üzere buluştu sevenleri. Gidemedik maalesef... Anılarla yetinmek zorunda kaldık. xxx Mahmut hocamızı da kaybedeli 13 yıl olmuş. Anlatmak için sıfat yetmez. En doğrusu Metin Aksoy'un deyimi galiba: 'Tek Başına Orkestra'... Okulda bize sinemayı sevdiren, öğreten, öğretmekle kalmayıp yoktan var ettiği Ankara Film Festivali'nde yıllarca kaliteli filmleri izlememizi sağlayan; TRT'yi kuran, ödülünü kovulmakla alan, buna rağmen küsmeyip bize televizyonculuğu öğretmek için yazan, anlatan öğretmenimiz... Çağdaş Gazeteciler Derneği'nin eski Genel Başkanı... Mahmut Tali Öngören... Dün, biz bu satırları karalarken dostları Öngören'i anlatıyordu Cumhuriyet Kültür Merkezi'nde... Ama, Ankara'nın Başkent oluşunun 89'uncu yıldönümünü kutlayan protokolün aklına bile gelmiyordu Öngören'i anmak... Halbuki, Ankara'yı O'nun sayesinde tanımıştı bir kuşak... Sovyet yapımı, "Türkiye'nin Kalbi Ankara" filmini O bulup çıkarmış; Anadolu'da Ankara'yı hiç görmeyen çocuklar O'nun sayesinde sevmişti, siyah beyaz tek kanallı TRT döneminde... Onlarca sinemacı yetiştirmiş, senaryo tekniklerini öğretmiş, ama öğrencilerinden hiç biri Ankara'yı çekmemişti. xxx Ya Kaptan'a ne demeli? Usta kalem Attila İlhan, ölümünün 7'inci yılında anılırken güçlü bir ses çıkmadı Başkent'ten. "Ulan Ankara ben senin oğlun değil miyim" demekte haklı mıydı acaba? Sanki yıllarını Ankara'da geçirmemiş; Sırtlan Payı, Yaraya Tuz Basmak ve Fena Halde Leman'ı burada yazmamış gibiydi. 'İyi kalpli üvey ana' yine göstermişti vefasızlığı Ulan Ankara sana bu yakıştı mı hiç Gazel Ayı'nda?

10 Ekim 2012 Çarşamba

BAŞIMIZ GÖĞE ERİNCE

BAŞIMIZ GÖĞE ERİNCE Her kentin bir kimliği vardır ya; Pek öyle değil galiba. Bütün şehirler birbirine benzemeye başlamış. xxx Hafta sonu Ankara'dan uzaklaşmak zorunda kaldım; Birkaç günlüğüne Balıkesir yolculuğu... Otobüs terminale yaklaştığında, manzara Ankara girişinden farksızdı. Kentin girişinde yükselen TOKİ konutları... Ankara'da neyse Balıkesir'de de o. 5'er 10'ar katlı toplu konutlar. Mimari aynı olunca manzara da aynı; Sadece Balıkesir değil, yol üzerindeki kentler de aynı. Şimdi toplu yıkım, toplu dönüşüm de başladı. Birkaç yıla kalmaz bütün kentlerin siluetleri birbirine benzeyecek gibi... xxx Şimdilik Ankara'yı farklı kılan; Başkent'in siluetini giderek değiştiren farklı yapılar var. Mania engeli fiilen kalkınca kentin dört bir yanından gökdelenler de fışkırmaya başladı. Bugün daha çok Konya Yolu ve Çukurambar tarafında daha çok dikkati çekse de eskinin gecekondu simgesi Mamak da hızla yükseliyor, Etimesgut da. 40 katı aşan binalar yapılıyor. Bu kez ‘dönüşüm' daha hızlı... Gecekondudan doğru rezidansa... Arada ‘apartmanlaşma' bile yaşanmıyor. xxx Konya Yolu'nda, Eskişehir Yolu'nda yapılan gökdelenlere şimdilik kamu kuruluşları, bakanlıklar yerleşti. Kira dolarla... Henüz konut olarak kullanılan pek yok gibi... xxx Ardı ardına yükselen dev kuleler tasarımlarıyla da fark yaratıyor Ama hepsini devletin kiralaması akla mantığa aykırı. Zaten Türkiye'nin önde gelen firmaları, kampanyalarıyla yeni bir yaşam stili satmaya başladı; "Rezidans" kavramıyla otel konforunda yaşam vaat ediliyor. ‘Memur kenti' denilen ‘gri' rengiyle eleştirilen, çevresi gecekondularla çevrili bu kent göğe doğru yükseldikçe herhalde kültürü de değişecek; Herhalde yaşamsal çelişkileri de keskinleşecek... xxx Son günlerde çevremdeki bütün tanıdıklara soruyorum: En çok kaç katlı evde yaşadınız? 7'yi 8'i geçene pek rastlamadım. "Peki 40'ıncı katta yaşar mısın?" soruma ise yanıt hiç gelmedi. Hemen herkes durup bir düşündü. Nedense ‘yükseklik korkusu' ağır bastı. Ama ‘kesinlikle oturmam' diyen de çıkmadı. xxx Eskiden Oran'da, Yıldız'da, Dikmen Vadisi'nde gecekondusunu müteahhide verip ev sahibi olanların genelde evlerini kiraya verip başka semtlere taşındığı anlatılırdı. Sosyolojik değişim yılları aldı; Sonuçları ağır oldu. Varoşların yerini ‘yeni varoşlar'; Gecekondu kültürünün yerini ‘yeni varoş kültürü' aldı. Şimdi torunlar dedelerine göre değişime daha hazır. Gecekonduda oturup yanlarında yükselen gökdelenleri seyretmeye niyetleri yok. En alt kattan 40'ıncı kata çıkmaya daha ‘aç' En azından hayallerinin sınırı yok. Belli ki televizyonlarda izledikleri yabancı filmlere bakıp ayakkabıları 40'ıncı katta kapının önüne koymayacaklar. Bir de 40. katta oturmanın ekonomisi olsa...

NERELESİN BACIM

"NERELİSİN BACIM?" Yıl 1922 Bazı milletvekilleri kanun teklifi hazırlamış. "Misak-ı Milli sınırları içinde doğmayan ve bu sınırlar içinde 5 yıl yaşayamayanlar milletvekili olamaz..." Amaç; Mustafa Kemal'i kurduğu Meclis'ten uzaklaştırmak... Bunun üzerine Ankaralılar toplanır; Belediye aracılığıyla hemşerilik beratını iletirler. Mustafa Kemal, cevap verir; "Beni Ankara'nın hamiyetli hemşehrileri arasına girmeğe davet suretiyle tecelli eden iltifatınıza samimi ruhumdan arz-ı şükran eylerim. Ankaralı hemşehrilerimizin bu ihtihlas-ı vatan mücadelesinde ayrı bir hisse-i şerefi vardır. Hemşehrilerimi bir kardeş samimiyetiyle tebrik eder ve bana karşı gösterdiğiniz kalbî muhabete mukabeleten cümlenizi derâgûş eylerim." Tarih 5 Ekim 1922 Yani 90 yıl önce... xxx Önceki gün Atatürk'ün Atatürk'ün Ankara hemşeriliğini kabul edilişinin 90. yıl dönümü nedeniyle törenler düzenlendi. Bu özel günde Ankara Kulübü Derneği üyeleri Anıtkabir'i ziyaret ederken dikkatimi çekti. Seymenlerin yanında ‘Bacı Erenler' de vardı. Geleneksel bindallılarıyla... xxx Birkaç kez yazdık. TÜİK istatistiklerine göre 4.5 milyonluk Başkent'te yaşayanların sadece üçte biri, yani 1.5 milyonu gerçek Ankaralı. 74 ilden gelip yerleşenler var. Her biri belirli bölgelere yerleşip, kendi mahallelerini kurmuş... Herkes birbirine, "Memleket nere hemşerim" diye soruyor. Hiç biri Ankaralı değil. Ama hepsi erkek... xxx Siz hiç duydunuz mu bilmiyorum. Ben günlük yaşamımda hiç karşılaşmadım. Kadınlar sormaz birbirine, "Nerelisin?" diye; "Hemşerim" hiç demezler... Erkekler nereye göçerse göçsün; ‘baba toprağı'nı arayıp, yaşadığı topraklara yabancı kalır. Güveneceği ‘hemşeri' arar. İşte bu yüzden olsa gerek; Türkiye'de hemşerilik meselesi de, Hemşerilik dernekleri de hep erkekler üzerinden yürür. xxx Erkeğin ‘nüfusa kayıtlı yer' değişmez. Kadınlar ise evlendiğinde, ‘baba ocağı' biter; Nüfus cüzdanında ‘nüfusa kayıtlı yer' kocasının kayıtlı olduğu yere geçer. Eşinin ölümünde bile kaydını başka yere alamazlar. Yani nüfusuna göre kağıt üstünde bile ‘kalıcı memleketi' olamaz... Erkek ‘baba toprağı' ararken kadınlar ‘ana toprağı'na ihtiyaç duymaz; Geriye değil, ileriye bakar. Hemşerilik kadınlar için destek alınacak değil, kısıtlayıcı unsurdur. xxx 4.5 milyonluk Başkent, belki de kadınlar Ankaralı yapılamadığı için hala bayramlarda boşalıyor. Belki Ankaragücü, taraftar gruplar arasında yeterince ‘kadın' olmadığı için kurtulamıyor. Ankara'nın sorunları belki de 103 kişilik Büyükşehir Belediye Meclisi'nde bile sadece 8 kadın üye olduğu için çözülemiyor. Bacı Erenler neredesiniz?

6 Ekim 2012 Cumartesi

NEREDESİN SEN

Dostumuz Faruk Demir çıktı geldi ansızın... Sazıyla, sözüyle... Neşet'iyle, Leyla'sıyla... xxx "Allah kimseyi eski siyasetçi yapmasın" derler... Aslında buna bir cümle daha eklemek lazım... "Allah kimseyi eski gazeteci yapmasın..." Zordur kopmak. Hep eski günler anılır; Bütün cümleler ‘ben' diye başlar... Ama Faruk Demir başka. Tanıtmak için yanına ‘eski milletvekili' sıfatını koymayı gerektirmeyen ender siyasetçilerden... Hatta ‘siyasetçi' bile demeye gerek yok. Tek başına ‘gerçek' sıfatı yeterli zaten; ‘Sanatçı' "Türk Halk Müziği ses sanatçısı" unvanıyla TRT'de çalışırken milletvekilli seçildiğinde de sanata ara vermemişti. Siyasetten değil, sanattan kopamayanlardan... xxx Önceki akşam en yorgun anımızda çaldı Habertürk Ankara Bürosu'nun kapısını. Oturduğunda temsilcimiz Muharrem Sarıkaya'nın odasında; Fazla söze gerek bırakmadı. Aldı sazı eline; "Neredesin sen..." xxx Neşet Ertaş toprağa verileli bir hafta oldu. Ama her şeyde olduğu gibi çok çabuk ‘tüketti' televizyonlar. İlk günlerdeki programlar azaldıkça azaldı; Adı geçmez oldu... Veda ettiği ‘yalan dünya'nın ekranlarında ‘yalan' oldu sanki... Neyse ki ‘yalan' olmayacak o kadar eser bıraktı ki, televizyonlar unutsa da türküleri her yerde... xxx Türkü bittiğinde Neşet'i anlattı; İzmir'de yattığı hastane odasında ziyaret etmişti. Önce MESAM heyetiyle gitmiş; Sonra yeniden... Sohbet etmişler yormadan. Anı olarak fotoğraf çekmişler; Ama hiçbir yerde yayınlanmayacak. O dev, o yatakta görülmeyecek. ‘Leyla' ile tanışmışlar hastanede... Leyla'yı anlattı önce iki cümleyle; Sonra aldı sazı yeniden eline: "Yazımı kışa çevirdin..." xxx Faruk Demir siyasete de sanata da devam ediyor. Söz yazarlığı ve besteler, derlemeleriyle türkülere yeni türküler kazandırıyor. Sanata, sanatçıya hak ettiği gereken değer verilmese de. Neşet Ertaş'a yapılan haksızlıklara geldi sıra; Unesco ‘Yaşayan İnsan Hazinesi' olarak ilan etmişti. İstanbul Teknik Üniversitesi, Türk Musıkisi Devlet Konservatuvarı da ‘fahri doktor' unvanı vermişti. O günleri anlattı Faruk: Kendisinin de mezun olduğu okulda, Neşet Ertaş'a ‘fahri doktora' unvanı verildiği için kopan fırtınaları; Bu yüzyılın Pir Sultan'ına ‘unvan' verilmesine nasıl çağdışı gerekçelerle karşı çıkıldığını; Sonra aynı insanların ölümünün ardından nasıl büyük büyük laflar ettiğini... xxx Faruk aynı zamanda ‘hoca...' Sazı alıp eline uygulamalı şekilde ‘Neşet tekniğini' gösterirken dayanamayıp sorduk; "Yeni Neşetler umudu var mı..." Zor, ona göre... Ama, bu topraklarda bu acılar olduğu sürece; Çocuğu dünyaya geldiğinde sazı göbeğine koyan abdallar yaşadığı sürece elbette yeni Neşet'ler olacak. Yeter ki biz değerini bilelim. Bir dahaki sefere ‘Zahidem'i de isteriz Faruk....

1 Ekim 2012 Pazartesi

BELKİ BU KEZ

BELKİ BU KEZ Nedense bir çok haberi okuduğumda aynı duyguya kapılıyorum; "Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur..." Anılarda çok şey mi biriktirdik; Yoksa dönüp dolaşıp aynı konuları mı tartışıyoruz. xxx Başbakan Erdoğan'ın "Mahkumlara eşleriyle cezaevi dışında 24 saat birlikte kalma hakkı verilecek'' açıklamasının ardından yine aynı şey oldu. Ben çok eskilere, 17 yıl öncesine döndüm. Hızlı Parlamento Muhabiri olduğumuz dönemler. Biraz övünmek gibi olacak ama, bizden habersiz sinek bile uçmuyor. Meclis'in tozunu attırıyoruz. xxx Cumaları Meclis'in sakin günleridir. Gazeteciler daha çok ‘hafta sonu' için çalışır. Biz de bir Cuma öğleden sonra ‘turlamaya' çıkmışız. Bütün katları dolaşıyoruz, Grup Başkanvekilleriyle görüşüyoruz; Ama nafile... O günlerde Refah Partisi, koalisyon ortağı; Pek haber çıkmıyor ancak boş geçmemek lazım. Salih Kapusuz grup başkanvekili... Odasına girmeden önce sohbet ediyoruz görevlilerle. Çay ısmarlıyorlar... İçeriye girdiğimizde ise Salih bey yeniden çay söylemek için odacıyı çağırmak için zile basıyor. Biz ise istemiyoruz; "Sağolsun hocam ısmarladı; zaten bizi hiç çaysız bırakmaz" diyerek odacıyı da övüyoruz. Sohbetten haber çıkmıyor. Vedalaşıp ayrılırken koridorda yolumuz kesiliyor. Biraz önce Kapusuz'un yanında onore ettiğimiz odacı elimize bir kağıt tutuşturuyor; "Daha grup yönetiminden geçmedi, geçmez de" diyor... xxx Elimizdeki metin bir kanun teklifi. İmza Ahmet Fevzi İnceöz. Tokat Milletvekili... Cezaevlerindeki mahkumlara ayda bir kez eşleriyle birlikte olabilmeleri için düzenleme yapılmasını istiyor. Bir hekim olarak konuya insan hakları açısından da bakıyor... Haberimiz birkaç gazetede birden manşet... xxx Sonrası malum... ‘Milli Görüş' tabanı "Cezaevinde aşk yuvası mı olacak" diye ayağa kalktı. Adalet Bakanı Şevket Kazan da karşı çıkınca İnceöz'ün teklifi ‘kadük' bile olamadı; Gazete haberlerinde kaldı. xxx Aradan geçen 17 yılda mahkumlar boş durmadı... Zaman zaman gazetelerde haberlerini okuduk. İnanmadık ama; Duvarı delip hamile bırakanı bile duyduk. Bir mahkum ise İnsan Hakları Komisyonu'na başvurmuştu; Evlendikten hemen sonra genç yaşta cezaevine girdiğini; Çıktığında çocuk sahibi olma şansını kaybedeceğine dikkat çekip hiç olmazsa ‘tüp bebek' yapma fırsatı verilmesini istiyordu. Yoksa soyunun tükeneceğini söylüyordu. Bu da en temel insan hakkıydı. Ama reddedildi. xxx Bu kez söz çok güçlü bir şekilde verildi. Herhalde Meclis açıldığında bu kez yasa geçecek. Biz de ‘bina okumak'tan kurtulacağız.

27 Eylül 2012 Perşembe

BİR AVUÇ GÖKYÜZÜ

BİR AVUÇ GÖKYÜZÜ Sanırım böyle bir duyguya en son ‘mavi dolunay'ı izlerken kapılmıştım. Arka fonda, insanlık tarihinin Mars'ta ilk kez dinletilen şarkısı; Reach for the Stars 'Yıldızları Hedefle' diyordu Will.i.am... 700 milyon millik bir yolu gidip gelen şarkı ‘mavi dolunay'a bambaşka bir anlam katıyor; Ayağını yerden kesiyor, alıp götürüyordu başka yıldızlara, mistik bir yolculukla... xxx İnsan Ankara'da yaşayınca gökyüzüne, Gökyüzündeki yıldızlara hasret kalıyor doğrusu. Bulvarlarda panayır ışıkları gibi süsler; Yerli yersiz yükselen gökdelenimsi binalar; Kimi yanan kimi sönen sokak lambaları Işık kirliliği kirlettikçe kirletiyor gökyüzünü. Halbuki hiçbir duvarla çevrilmeyen boş ve engin gökyüzü özgürlük duygusu verir. xxx İşte öyle bir gökyüzüyle tanıştım önceki akşam; Çölün ortasında bir vaha gibi, Başkent'in göbeğinde bir avuç gökyüzü. Fonda bu kez Nilüfer; Üstelik capcanlı... xxx Anki Rock Fest, beşinci kez düzenlendi bu yıl. Önceki yıllarda uzakta; Ahlatlıbel'deydi. Gitmek zor, dönmek daha zor diye düşünüyorduk. Çok istesek de, dinlemek istediğimiz şarkıcılar gruplar olsa da. Bu yıl Başkent'in tam da göbeğindeydi. Hatta büromuzdan yürüme mesafesinde. Rock yaşını epey oldu geçeli; Manga, Bedük, Haluk Levent, belki adını ilk kez duyduğumuz gruplardan vazgeçtik bu yüzden mecburen. Ama son gün, son gece mazeret kalmamıştı. Nilüfer vardı sahnede... xxx Eskiden hayvan barınağıydı. Şimdi ‘Kent Bahçesi' olmuş; İçinde yürüyüş yolları, piknik alanları... Başına bir iş gelmezse büyüyünce ‘Kent Ormanı' olacak. Amfi tiyatro inşaatı sürüyor... Çukurambar, son dönemde Ankara'nın en çok ‘gelişen', en çok ‘rant' getiren bölgesi... Nilüfer'i beklerken takılıyoruz Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık'a; "Buraya ne güzel alışveriş merkezi, onlarca rezidans yapılırdı halbuki, deli misiniz siz?" Kahkaha atarak yanıt veriyor; -Belli olmuyor mu?.. xxx ‘Rock yaşını epey oldu geçeli' derken acaba kendime haksızlık mı ediyorum diye düşünüyorum etrafı izlerken... Sahnede TNK.. 7'den 70'e derler ya... Herkes eğleniyor... Sonunda Nilüfer çıkıyor sahneye... O ‘Geceler'i söylerken dalıp gidiyoruz geceye, bir avuç gökyüzünde... Ufuk giderek genişliyor, arada kirli olan ne varsa kayboluyor birden. Çetin Altan'ın 12 Mart sonrasının karabasan günlerini anlattığı "Bir Avuç Gökyüzü" gerilerde kalıyor. Nilüfer devam ediyor; "Boşvermişim dünyaya" diyor; "Gözlerinin hapsindeyim" geliyor peşi sıra. Ardından "Haram geceler..." Sonra; Ayrılıyoruz konser alanından Bırakmıyor peşimizi şarkılar: "Sil baştan başlamak gerek bazen Hayatı sıfırlamak Herşeyi unutmak..."

24 Eylül 2012 Pazartesi

ANKARAGÜGÜCÜ NASIL KURTULUR?

ANKARAGÜCÜ NASIL KURTULUR? Yer Başkent'in büyük bir hastanesi. Başhekimin konukları ‘ağır...' Bir bakan, milletvekilleri ve Vali... xxx Ankara Valisi Alaaddin Yüksel, Başhekimin'in odasındaki formaları ve "... Cumhuriyeti" yazısını görünce dayanamıyor; - Hocam her şey iyi güzel. Hastane dört dörtlük. Ama bunlar ne oluyor? İstediğiniz takımı tutabilirsiniz. Ama bu takımın formalarını getirip makam odanıza asmanız doğrusu yakışık almamış" Vali Yüksel'in bu çıkışı odada soğuk rüzgarlar estirse de odada bulunan Bakan da destek verince, formaların kaldırılmasına karar verilip konu kapanıyor. xxx Sayın Yüksel Habertürk'e ziyarete geldiğinde konu döndü dolaştı, yine Ankaragücü'ne geldi. Sohbet sırasında dayanamayıp sorduk; - Ne olacak bu Ankaragücü'nün hali Sayın Valim... Malum, taraftarlar, "Vali uyuma Ankaragücü'ne sahip çık" diye slogan atıyor; Kendisi de her seferinde "Ceketimi satarım" diyordu... xxx Sayın Yüksel ‘duayen vali' konumunda... 20 yıldır bir çok ilde görev yaptı. Trabzon, Balıkesir, İzmir, Antalya... Görev yaptığı illerin takımları da şu ya da bu şekilde sorun yaşıyordu. Kulüplerin yönetimlerine müdahil olmadan bir yere gelmeleri sağladı. xxx Biz ‘Ankaragücü' deyince Yüksel, Başhekim'in makamında yaşananları anlatıp ekledi; "Eğer bir kentin büyük bir hastanesinin başhekiminin makamında başka bir ilin takımının formaları asılıysa; O kentin işadamları elini taşın altına koymuyorsa; O kentte yaşayanlar, memurlar, bürokratlar mesai saati bitince soluğu hemşeri derneklerinde alıyorsa; O kent bayramlarda, tatillerde boşalıyorsa..." xxx Valimizin başka tespitleri de var... Doğrusu ‘Ankaragücü nasıl kurtulur' sorusunun yanıtı Vali Yüksel'in ceketinden çıkıp ‘kimlik' sorununda düğümleniyor. Geçenlerde TÜİK'in istatistiklerini yayınlamıştık. 4.5 milyonluk Ankara'da kent merkezinde yaşayanların sadece üçte biri, yani 1.5 milyonu gerçek Ankaralı. 74 ilden gelip Ankara'ya yerleşenler var. Büyük çoğunluğu da Ankara çevresindeki 6 ilden; Çorum, Yozgat, Çankırı, Kırşehir, Kırıkkale, Sivas... Diğer bölgelerden de az değil. Erzurum, Bolu, Kars, Samsun, Tokat, Malatya, Ordu, Trabzon... Her biri belirli bölgelere yerleşmiş, kendi mahallelerini kurmuş durumda. xxx Hemşeri dernekleri göç alan büyük kentlerin örgütlü yaşamında göz ardı edilemeyecek bir olgu. Hemşeri denildiğinde ise doğal olarak ‘biz' ve ‘onlar' ayrımı gelmekle kalmıyor; Kişi ‘doğduğu topraklara' ait diğer insanlarla, oranın kültürü ve çevresiyle özdeşleşiyor; kategorileşiyor. Yaşadığı topraklarla değil. xxx Nüfusu 4.5 milyona ulaşan Ankara'da yeni tanışanların birbirine sorusu hala ‘nerelisin?' oluyorsa... Kurulan derneklerin vakıfların neredeyse üçte ikisini hemşeri dernekleri oluşturuyorsa... Cumhuriyetle yaşıt Ankara Kulübü bile yer sorununu çözemiyorsa... Ankaragücü'nü kurtarmaya Vali'nin ‘ceketi' de yetmez.

MUTLUYUM MUTLUSUN MUTLUYUZ

MUTLUYUM MUTLUSUN MUTLUYUZ... Bunlar devletin resmi rakamları; Uydurma değil. Türkiye İstatistik Kurumu bilimsel yöntemlerle yaptığı araştırmalar sonucu ortaya koymuş. Her yüz kişiden 62'si hayatından memnun. Yani mutlu... Çocuklar hariç tabii. Onlar zaten mutlu... xxx Dün haberlerle boğuşurken iki açıklamaya takıldım. Başkent'te Kasım Ayı'nda bir fuar açılacak; Ankara Sanayi Fuarı. Başkent'te onbinin üzerinde sanayi işletmesi var. 300 firma fuara katılacak. Bilgileri veren Ankara Sanayi Odası Başkanı Nurettin Özdebir; Yani Başkent, sanayinin de başkenti oluyor... Ama... xxx Bu rakamlar da TÜİK'in Türkiye'de yoksulluk sınırı 4 bin 41 lira olarak belirlenmiş. Herhalde yanlış anlaşılmaz; Aylık değil yıllık. Ankara ve yakın çevresindeki illerde bu parayla geçinenlerin sayısı da 591 bin kişi. Gene iyiyiz. İki yıl öncesine göre azalmış. Daha önce 602 bin kişiymiş. xxx "İstatistikler yalan söylemez" diye bir laf vardı; devamı nasıldı bilemiyorum. TÜİK'in açıkladığı 'Yaşam Memnuniyeti Araştırması'nın diğer bölümleri de var. 62.6 milyon insan tatil yapmıyor. 44.7 milyon kişi borçla yaşıyor, 19 milyon kişi borcunu ödemekte zorlanıyor. 30 milyon insan kışın yeterince ısınamıyor. 30.2 kişinin çatısı akıyor, duvarları nemli, penceresi, çerçevesi çürümüş evde yaşıyor. Bilmem şu rakama gerek var mı; 58 milyon kişi geliri yetmediği için evinde kullandığı mobilyadan memnun değil; Çünkü yıpranmış ama değiştiremiyor. Ama mutlu... Daha doğrusu, gelen anketörlere ‘mutluyum' yanıtı veriyor. Zaten devletin anketlerine yanıt vermemenin cezası var. Şu sonuç da şaşırtıcı; Ankete katılanların yüzde 73.4'ü oturduğu yerde, 'Trafik, hava kirliliği veya endüstriden kaynaklanan çevre kirliliği yok' diyor. Belli ki sokaktan hiç araba gürültüsü bile gelmiyor. xxx TÜİK, ‘mutluluk' araştırmasının sonuçlarını iller bazında açıklamamış. Onun için Ankaralı ne kadar memnun bilemiyoruz. Ama mutluluk oranının rakamların daha yüksek çıkması muhtemel. Nedenine gelince... Bu araştırmaya katılanların yüzde 59.6 gibi büyük bir çoğunluğu ev sahibi. Kiracılar yüzde 22; Lojmanda oturanların sayısı ise yok denecek kadar az, sadece yüzde 1.4. Lojmanlar kenti olan Ankara'da lojmanda oturanların herhalde daha fazladır. Onların da şu sorulara nasıl yanıt vereceği malum: -Sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçeveleri vs. problemler -İzolasyondan dolayı ısınma sorunu -Odaların karanlık olması veya yeterince ışık alamaması -Komşulardan veya sokaktan gelen gürültü problemi -Trafik veya endüstrinin neden olduğu hava ve çevre kirliliği -Suç veya şiddet olayları ile yoğun bir şekilde karşılaşma sorunu... Sonuç, hepimiz mutluyuz. HT Ankara'nın ‘acil şikayet hattı'nı kapatsak mı acaba...

16 Eylül 2012 Pazar

DEMOKRASİ KALDIRIMI

DEMOKRASİ KALDIRIMI Klasik laftır; "Bir ülkede demokrasinin ne düzeyde olduğunu görmek için kaldırımlarına bakın" derler. Bir nevi gelişmişlik düzeyinin aynasıdır. Kaldırımlar ne kadar yüksekse demokrasinin standartları o kadar düşüktür. xxx Aynayı ülkemize, hele Başkent'e tutarsak halimiz ortada. Çok söze gerek yok. Ama neyse ki çözüm var. Biz farkında olsak da olmasak da çözüm devreye girdi bile... Aynı demokrasi geleneğimiz gibi; Yani ‘tepeden inme'... xxx Önceki gün Resmi Gazete'de bir tebliğ yayınlandı. İmza İçişleri Bakanlığı... Şehiriçi yollar, kaldırım ve yaya geçitlerinin nasıl yapılması gerektiğine ilişkin talimatlar var. Deniyor ki, "bundan sonra yapılacak yeni kaldırımlar ile mevcut kaldırımların yenilenmesi sırasında Türk Standartları Enstitüsü tarafından belirlenen standartlara uyulmak zorunludur..." Ya uyulmazsa? İşte o yok... Belki hukuku zorlarsak var. 5 yıl önce Meclis'ten çıkan engelliler yasası ise bütün belediyelere görev verilmiş; Kentlerin engelli vatandaşların yaşamını kolaylaştıracak şekilde düzenlenmesi zorunlu kılınmıştı. Buna uymayan belediyelere de müeyyideler getirilmiş; Bunun için belirli bir süre tanınmıştı. Ne mi oldu? Süre temmuz ayında doldu... Tahmin edersiniz çoğu belediye hiçbir şey yapmadı. Süre de 3 yıl daha uzatıldı. Yani uymayan belediyelere 3 yıl daha ceza yok... xxx İçişleri Bakanlığı'nın şimdi "TSE standartlarına uyun" diyor. Aslında TSE görevini yıllar önce yapmış; Kaldırım standartlarını taaa 1999'da belirlemişti. O zaman demiş ki; Kaldırımların genişliği en az 2.5 metre, iş bölgelerinde ise 5 metre olacak. Yüzeyinde ayakların takılacağı çıkıntılar ve delikli yüzeyler bulunamayacak. Yüksekliği ise 15 santim... xxx Şimdi yapılan standartların revize edilmesi... Herhalde gelişen demokrasimizi dikkate aldılar. Eskiden genişlik en az 2.5 metre diyorlardı; Şimdi 2 metreye inmiş. Yayaların yola çok yaklaşmadan güvenli bir mesafede yürümesi için 50 santimlik yaya emniyet şeridi bırakılacakmış. Elektrik direkleri, trafik levhaları, çöp kutuları, peyzaj elemanları da bu emniyet şeridinde olacakmış. Sonuç yayalara en az 150 santimlik yürüme alanı. Üç kişi veya iki tekerlekli sandalye yan yana yürüyebilecek. Dükkanlar ile kaldırımlar arasında ise en az 25 santim genişliğinde mülkiyet şeridi bırakılacak. Kaldırımda durak varsa, genişlik en az 3 metre olacak. Yerlerde ızgara, mantar, otopark zinciri gelişigüzel olmayacak, seviye farkı bırakılmayacak. Bakın bu da önemli; Kaldırımda, 220 santimden az yükseklikte sarkan dal, dikenli bitki veya tabela benzeri şeyler bulunmayacak. Kaldırım yüzeyi kaymaz nitelikte, döşemeleri bitişik ve boşluksuz olacak. Görme özürlüler için kılavuz iz mutlaka... xxx Standartlar gayet iyi; Bakanlığın talimatı da... Herhalde kimsenin itirazı olmaz. Zaten eksik olan itiraz kültürü... xxx Başkent'in ‘Protokol Yolu'na bakın... Bırakın üç kişinin yan yana yürümesini; Bir tek kişinin bile rahat şekilde geçmesi mümkün değil... İnsanlar değil, ‘insancıklar' için sanki... Standartlara uygun hale gelmek için tebliğ değil İnsanların hakkını araması gerekiyor. Çünkü demokrasi, hakkını arayanların rejimidir.

12 Eylül 2012 Çarşamba

OLMAZ BÖYLE ŞEY

OLMAZ BÖYLE ŞEY Eğer Türkiye'de yaşıyorsanız, Üstelik Ankara'daysanız; Siz siz olun bundan sonra büyük konuşmayın. "Olmaz böyle şey" demeyin; "Yok ya" deyip dalga geçmeyin. Olur... xxx Olmaz denilenlerden birini daha birkaç ay önce yaşamıştık. Sabah erken saatlerde işe giden bir vatandaş, Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nın önünde ‘yer yarılmış içine girmiş' Cesedi, ertesi gün, bir kilometre ileride, Milli Eğitim Bakanlığı önünde bulunmuştu. Biz o haberi de "Başkent'te inanılmaz olay" diye verdik... İnanamamıştık çünkü... Okuyanların da inanamayacağını düşündük. xxx Bugün manşetimizde yine benzer bir olay var; Yine "Olmaz böyle kaza" Bu yazının hemen altında da "İnanılmaz ama gerçek" yazıyor. Fotoğraf Hollywood filmlerinden alınma bir kare değil. Final Destination (Son Durak) diye bir film vardı. "Oradan hatırlıyoruz" demeyin. O filmden daha gerçek. O bir stüdyoda çekilmişti; Bu fotoğraf Eskişehir Yolu'ndan... O filmde dublörler vardı... Burada ise eşini yanına almış evine giden bir vatandaş... xxx O anlara biz de tanık olduk... Gece işten çıkmış eve dönüyorduk. Ulaştırma servisinden Erhan Erçetin, büromuzun her şeyi Serkan İlgün ile sohbet ederken çaldı telefon. Bir dostumuz uyarıyordu; "Eskişehir Yolu'nda inanılmaz bir kaza var, fotoğrafını da çektim gönderiyorum..." ‘İnanılmaz' sözcüğüne takılmıştım yine... Fotoğraf telefona gelir gelmez inandık... Hemen hızlanmaya çalıştık ama ne mümkün... Yol kapanmış, trafik tıkanmıştı. Neyse ki Erhan bölgeyi iyi biliyor; Arka yollardan geçip, birkaç dakika sonra olay yerindeydi... xxx Benzer manzarayı daha önce Şikago sokaklarında görmüştük. Transformers 3 filmi çekiliyordu. Caddeler bir film setine dönüştürülmüştü. Yıkılmak üzere köprüler Yan yatmış arabalar... xxx Daha önce araç muayene istasyonuydu. Şimdi TOKİ konut yaptı. Daha çok yargıçlar oturuyor. Bir tarafı akaryakıt istasyonu; Karşısına da yenisi yapılıyor. Ortada Belediyenin yaptığı yaya üst geçidi var ama; ‘Yırtılmış...' Altında devasa bir boru; İçinde yan yatmış bir araba... Yanında şoke olmuş bir sürücü... Ayrıntılar zaten haberimizde var... xxx O şok halindeki sürücünün yerine bizler de olabilirdik, sizler de... Yolda gidiyorsunuz; Önünüzdeki TIR'ın üzerinden bir boru düşüyor; Yana, sağa sola kaçmanız mümkün değil; Basıyorsunuz firene ama... Bir anda borunun içindesiniz; Boru yuvarlanıyor, Siz de yan dönüyorsunuz... Düşünün... Olmaz mı? xxx Dün büromuzda acılı bir aileyi ağırladık... Acıların en büyüğünü, evlat acısını yaşamıştı. Üzerinde titrediği oğluna en iyi eğitimleri vermiş; Yurt dışında okutmuş, Aşık olduğu kızla nişanlamış, Mutlu, gururlu bir baba iken... Şimdi isyan ediyor; Daha üç beş gün önce birliğine teslim olan iç mimar olan Onur'un son görüşmesinde "Ellerim acıyor. Mühimmat dolu sandıkları taşırken ellerim yırtıldı. Eldiven bile vermediler..." dediğini anlatıyordu... Yine o cümleye takıldım; "Olmaz böyle şey..." Konuşamadık; Kelimeler boğazımızda düğümlendi. Sustuk; "Takdir-i ilahi" mi deseydik...

6 Eylül 2012 Perşembe

TAAMMÜDEN KAZA

‘TAAMMÜDEN' KAZA... Yılan sesi desem değil... Daha keskin, daha kalın... Şelale hiç değil. Su sesi değil rahatlatır. Bu ses korkunun ötesinde dehşet verici. xxx O korkunç sesle yıllar sonra yeniden tanıştım önceki gün. Mesa Koru sitesinde oturan bir okurumuz, hemen yakınlarındaki doğalgaz patlamasını videoya kaydetmiş. Her gün sürekli sıkışık olan Eskişehir Yolu bomboş. Polis trafiğe kapatmış. Hani derler ya in cin top oynuyor. Ama fondaki ses... Kalkışa hazırlanan jet motorlarından daha keskin... xxx Aynı sesi yıllar önce yine duymuş, yine korkmuştuk. Büronun hemen önünde, Söğütözü Caddesinde. Bir sabah daha merdivenleri tırmanırken başlamıştı... Önümüzdeki caddede trafiği rahatlatmak için kavşak yerine ‘geçit' inşaatı vardı. Yol alttan geçecekti. Ama; Aynen önceki gün olduğu gibi kepçe geldi; Doğalgaz borusunu deldi. Çevredeki tüm binalar boşaltıldı. Patlama riski vardı; "Allah korusun, en küçük kıvılcım ortalığı dümdüz eder" diyordu yetkililer. Gökyüzünü yırtarcasına yükselen ses saatlerce susmadı. Saatler sonra girebildik binaya... xxx O gün saatler sonra büromuza girebildiğimizde yetkililer de ziyaretimize geldi. Merak ettiklerimizi sorduk tabii. Bu caddeden doğalgaz borusu geçtiği bilinirken nasıl alt geçit yapılmaya kalkışılmış; İş makineleri tarlaya girer gibi nasıl körü körüne kazmaya başlamıştı. Aldığımız yanıt, ‘her an patlama olabilir' korkusu uyandıran o sesten daha dehşet vericiydi: "Doğalgaz borularının buradan geçtiğini bilmiyorduk. Murat Karayalçın giderken haritaları da götürmüş..." xxx Doğru ya da yanlış; O gün boru bilinmiyordu. Peki önceki günkü olaya ne demeli? Başkent'e doğalgaz sağlayan iki ana girişten birisi. Önceden ağaçlandırma alanı ilan edilmiş. Ortada BOTAŞ'ın "güvenlik yönetmeliği" de var; Resmi Gazete'de ilan edilmiş ki kimse bilmiyordum demesin. Ne kadar yakınına ne yapılabileceği hesaplanmış. Kağıt üstünde bilimsel. Ama ortada ‘rant' var. Ne bilim tanıyor, ne insanlık... O kazma doğalgaz borusuna iniyorsa ortada ne kaza var ne ihmal... Her şey taammüden...

3 Eylül 2012 Pazartesi

TBMM VE THE WALL

TBMM VE THE WALL Herhalde dinlemeyeniniz yoktur. The Wall... Efsanevi İngiliz rock grubu Pink Floyd'un unutulmaz şarkısı... Filmi de çekildi. Daha çok animasyon filmi, pek fazla diyalog yok. Eğer bir yönetmen yeniden çekmek isterse en uygun mekan sanırım Ankara olur... xxx Maliye Bakan Yardımcısı dostumuz Abdullah Erdem Cantimur'u ziyaretimde kulaklarımda hissettim The Wall şarkısını; "All in all you're just another brick in the wall..." "Sonuç olarak sen tamamen duvardaki başka bir tuğlasın" Maliye binası ya da bürokrasinin soğuk yüzü değildi bu dizeyi hatırlatan. Cantimur'un makam odasından baktığımızda gördüğüm manzaraydı. Daha önce bütün Meclis avucunun içinde gibi görünürken bu kez bir duvar örülmüştü. Ortada ne siluet kalmış, ne de yeşillik... xxx 12 Eylül döneminden sonra yapılmıştı Halkla İlişkiler Binası... Eskiden vekiller grup odalarında, kulislerde, daha çok da kütüphanede çalışırmış. Her milletvekiline oda lazım denilip yeni bina yapılmış. Geçmişi bilen vekiller memnun, yeniler ise şikayetçiydi. Dar geliyordu... Yıllarca sürdü şikayetler; Sonunda yenisi yapılmaya karar verildi. Projesi hazırlandı; İnşaat bitmek üzere... İçinde toplantı ve konferans salonları da olacak. Binada, milletvekillerine (WC, danışmanı ve sekreter odası dahil) 520 adet çalışma ofisi yapılıyor. Tamamlandığında vekillerimiz, temsil ettikleri iradenin mahabetine uygun ofislerde çalışacak. xxx Geçenlerde birkaç haber yayınlandı; Binanın projesi Meclis kampusü içindeki ağaçlara göre şekillendirilmiş. Ağaçları kesmemek için binanın şekli değiştirilmiş. Tarihi çınarları korunmuş. Yeşil kuşağın korunmasına azami oranda özen gösterilmiş. Keşke bu demeci verenler, binaya dışarıdan da baksaydı. xxx TBMM binası herhalde Ankara'nın tarihsel yapısını yansıtan en iyi mimari örneklerinden biri. Başkent'te bir çok kamu binasının da mimarı olan Prof. Clemens Holzmeister'in imzasını taşıyor. Öyle doğrudan, "Haydi sen yap" denilmemiş. 1937'de 'anıtsal' değer taşıyan yeni meclis binası yapılması için yarışma açılmış. 14 proje katılmış. Jüri üç projeyi birincilik ödülüne layık görmüş. Atatürk'ün de beğenisini kazanan Holzmeister'in projesinde karar kılınmış. Yapımına 1939'da başlansa da İkinci Dünya Savaşı nedeniyle ara verilmiş. Açılışı 1961'i bulmuş. Bina, mimarisi ve bahçesi ile Başkent'in en ‘karakteristik' yapılarından biri... Ama bir de bugünlerde bakın... Çevresine yapılan, her biri Meclis'in üzerine abanmış gibi uzanan yüksek binaları geçtik... Meclis'in ördüğü duvara, bozulan siluete ne demeli... xxx Çıkın Başkent sokaklarına... Devlet dairelerine, bakanlıklara alıcı gözle bakın... Tümünün çevresinde yüksek duvarlar... Yetmedi, üstünde dikenli teller, çevresinde kameralar, kapılarında özel güvenlikler... xxx 1982'de Alan Parker tarafından çekilen The Wall filmi Pink Floyd'un konserinden bir görüntü ile başlar. İki şarkıda duvara ilk tuğlalar dizilir. Sonraki aşama okuldur; Goodbye Cruel World ile duvar tamamlanır. Filmin sonunda duvarlar yıkılır, aydınlık gelir... Giderek bir duvarlar kenti haline gelen Ankara'da The Wall filminin ortalarındayız galiba...

30 Ağustos 2012 Perşembe

GAZİ ORDUEVİ

Gazi Orduevi Büroda, çalışma masasından başımı kaldırdığım an sürekli karşımda. Bütün heybetiyle sürekli gözümün önünde. Atatürk Orman Çiftliği'nin en yüksek tepesinde. xxx Gazi Orduevi'nden söz ediyorum. Yıllar yılı Ankara'nın en uzak, gözlerden ırak bölgesinde olsa da içinde ‘Gazi Orduevi' geçen ifadeler heyecanlandırırdı. Hele 30 Ağustos'lar yaklaştığında... Üst katlarına çıkmayı başaran meslektaşlarımız var mıdır bilmem. Bahçesinden bile muhteşem bir Ankara manzarası göründüğüne göre terasından nasıldır kim bilir? İçinde spor salonu, saunası, tenis kortları, güzellik merkezleri ile Başkent'in 5 yıldızlı otellerinden bile daha lüks olduğu bir şehir efsanesi gibi anlatılırdı yıllar yılı... xxx O dönemlerde ‘smokin'ler bulunurdu bazı meslektaşlarımızın gardroplarında; Özenle çıkarılıp ütülenir, Genelkurmay'dan gelecek davetiyeler beklenirdi. İlk kez davetiye alanlar ise hazırlıksız yakalanıp İzmir Caddesi'nde alırdı soluğu. Smokin kiralamaya tabii... Söylemesi ayıp; Bizim de kiralayıp girmişliğimiz oldu o muhteşem bahçeye... xxx O muhteşem bahçe çam ağaçlarıyla orman gibi olsa da tepenin bizim tarafımıza bakan kısmı şimdilik çorak maalesef. Günahları boynuna bilerek ağaç dikmedikleri; Emekli generaller için lüks villalar yapmayı planladıkları iddia edilirdi. Aynen İstanbul Fenerbahçe Orduevi'nde olduğu gibi... Neyse, 4-5 yıl önce epey fidan dikildi. Ara sıra sulama tankerleri takılıyor gözümüze. Biz görmesek de ‘orman' olacak inşallah... xxx Epeydir gözden düştü Gazi Orduevi. Son 30 Ağustos resepsiyonu yapılalı 3-4 yıl oluyor. Geçen yıl yine terör ve şehitler nedeniyle iptal edilmişti. Ondan önce Merkez Orduevi, daha önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı bahçesi... Epey olmuş büronun önündeki cadde komutan araçlarıyla dolmayalı... 30 Ağustos gecesi uzaktan müzik sesi gelmeyeli... Hangi yıldı acaba biz camdan Candan Erçetin'i dinlerken Resepsiyondaki meslektaşlarımızın fotoğraf kavgasına tutuştuğu... Yasak olmasına rağmen cebine sakladığı küçük makineyle dans eden Genelkurmay Başkanı'nın fotoğrafını çeken bir arkadaşımızın neden olduğu kavga... Büyükanıt'tı galiba, protokolü uğurladıktan sonra eşi Filiz Hanımla piste çıkıp dans eden; Sonra da asker gönderme tezkeresi için, "Şimdi slow yaptık, bakarsınız orada rock çalar. Ayak uydurmamız vakit alır" diye espri yapan... Biz katıldığımızda Genelkurmay Başkanı Özkök müydü acaba? Önceki yıllarda TSK Armoni Mızıkası'nın çaldığı parçalar dinlenirken bir ilke imza atıp Sertab Erener'i davet ederek ‘pop' devrini başlatan... Geriye smokinli bir fotoğrafımız da kalmadığına göre epey olmuş demek ki... xxx Bugünlerde hiç hareket yok Gazi Orduevi'nde Meğerse tadilattaymış. Neyse ki bu 30 Ağustos ‘sakin' geçecek...

26 Ağustos 2012 Pazar

ŞEHREMENİ ÖMER FAİZ EFENDİ

ŞEHREMENİ ÖMER FAİZ EFENDİ Ne zaman Eskişehir yolundan geçsem; Ne zaman havaalanına gitsem Şehremeni Ömer Faiz Efendi'yi hatırlarım. Abdülaziz döneminin İstanbul Şehremenisi... xxx Sanıyorum bilmeyen yoktur. 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu döneminde sadece bir padişah gezi için Avrupa'ya gitmiş; Sultan Abdülaziz Fransa, Belçika, Avusturya... Tam 47 gün dolaşmış. Ama gitmeden önce, aynı zamanda Halife olan Padişahın adımını atacağı her yer kendi toprağı sayılacağı için Müslüman olmayan topraklarda nasıl dolaşacağı sorun olmuş. Sonra çözüm bulunmuş, ayakkabılarının tabanı açılıp içine İstanbul toprağı serilmiş. Böylece nereye giderse gistin kendi toprağına basması sağlanmış. "Abdülaziz'in ayakkabılarının içindeki toprak sayesinde İstanbul, Avrupa'nın bir çok köşesini ezmiş tek dünya kentidir" diye yazıyor, Sunay Akın öyküyü anlatırken... xxx Ömer Faiz Efendi de Padişah'ın heyetinde... Her ne kadar İstanbul Şehremenisi yani belediye başkanı olsa da görevi günlük tutmak. Ne görürse, ne yapmışlarsa hepsini yazmış. O dönemin Fransa sefiri Mehmet Cemil Paşa'nın anlattıklarını da: -Buraya geldiğimden beri inşaat devam eder. Şu koskoca Paris adeta yeniden yapılıyor. Hiç acımadan koskoca binaları yıkıyorlar, bir hizaya gelmek üzere yeniden yapıyorlar. Başlarında bir Mösyö Hussman var ki, imparatorun sözü Paris'te dinlenmez, fakat onunki dinlenir. Hiç kimsenin işine karışmayacağına evvela söz almış sonra işe girişmiş. Yalnız hayret ediyorum. Bu kadar işi geniş tutmanın sebebi ne?" * * * Ömer Faiz Efendi şöyle bir cümle de yazmış: "Her zaman her yerde insanlar sadece kendilerini düşünmüyorlar. Dedeler yaptıkları işlerin çocukları ve torunları için de olduğunu hesapladıkları himmetler oluyor. Bizim İstanbul'da ben şehremini olarak, bir sokağı tamir için ne sıkıntılar çekerim, bilirim amma anlatmaya kudretim yetmez..." xxx Mösyö Hussman'ın Paris'te yaptıkları hala duruyor. Ya Ankara'da... Hatırlar mısınız? Eskişehir Yolu yandan kazıldı; Metro için tünel yapıldı, sonra üzeri örtüldü. MTA'nın hemen yanında ise duraktan karşı tarafa geçilmesi için alttan tünel yapıldı. Ardından yol genişletildi. Bir iki şerit daha eklendi. Fena olmadı ama; Bakıldı ki tünelin çıkışı yolun ortasında... Yeniden kazıldı, tünel uzatıldı. xxx Esenboğa yolu da biteli birkaç yıl oldu; Çok da güzel oldu... Başkent'e de yakışıyor doğrusu. Ama; Yakında yeniden inşaat başlayacak. Ulaştırma Bakanlığı metro için hazırlıklara başladı. Orta refüjden mi geçecek, yandan mı? Üst geçitler, alt geçitler ne olacak? Soru çok... Şimdilik yanıtları belli değil ama yap boz olacağı kesin. Keşke birileri Ömer Faiz Efendi'nin 245 yıl önce yazdıklarını okusaydı.

23 Ağustos 2012 Perşembe

UNUTMAK, UNUTTURMAK MI ÇÖZÜM

UNUTMAK, UNUTTURMAK MI ÇÖZÜM... Her gün birer ikişer gelse de acı haber... Her gün ülkenin bir yerinde musalla taşları boş kalmasa da yıllardır. Alışamadık, alıştırılamadık. Bu kez uzaktan, Antep'ten gelse de ‘son dakika' ölümleri... Farksızdı Kumrular'dan... xxx Aradan bir yıla yakın süre geçti. Kumrular'da sabah saatlerinde bırakılmıştı bomba yüklü araç. Gaziantep'te ise akşam saatlerinde... İkisi de düşünmüyordu bile; Çoluk, çocuk, genç yaşlı kimi öldüreceğini... Beş yıl önce Ulus'ta Anafartalar Çarşısı önünde kendisiyle birlikte 7 kişinin canına mal olan ‘canlı bomba' gibi... Altı yıl önce Diyarbakır'da Koşuyolu Caddesinde 7'si çocuk 10 kişinin; Yine Diyarbakır'da 2008'de 6'sı öğrenci 7 kişinin yaşamına mal olan termos bomba gibi... Bombalar ‘adres sormadığına göre ‘düşman' sözcüğü bile anlamsız, yetersiz... xxx O zamanlar da lanetleyenler sıraya girdi; Demeçler sığmadı gazete sayfalarına, televizyon ekranlarına... Toplumsal bir travmaya yol açsa da ateş düştüğü yerleri daha çok yaktı... Yıllar sonra yolumuz düştüğünde Anafartalar Çarşısı'na; Dolmuşla geçtiğimizde Kumrular'dan, hatırlamadık o günkü vahşeti... Unuttuk, unutturulduk maalesef... xxxx Senirkent, Isparta'nın şirin bir ilçesi... 17 yıl önce, bir felaketle tanımıştı Türkiye bu şirin ilçeyi... 13 Temmuz 1995 gecesi ilçenin yanında yükselen Kapıdağı' ndan gelen sel, 10 dakika içinde önünde ne varsa yıktı geçti; Ortalığı çamur deryasına döndürürken 74 cana mal oldu. O da terör gibi bir felaketti... Göz göre göre gelmişti. Can kaybı yüksekti; Halk böyle bir felaketin olabileceğini akıllarından bile geçirmiyordu. Sonrasında önlem alındı elbet... Felakete yol açan dere üzerine büyük betonarme duvarlar yapıldı. Ama bir şey daha yapıldı; O dağdan kopup gelen büyük kaya parçası kaldırılmadı, kentin ortasında bir anıt gibi bırakıldı. Unutmamak, unutturmamak için... Biz unuttuk, onlar unutmadı. xxx 25 yıldır verilen canların büyük bölümünün ismi yaşatılıyor parklarda, sokaklarda. Doğru yanlış mı, tartışılır ama bazılarının da okullarda. Keşke onun yerine, olayın olduğu yerlere birer anıt yapabilsek. Aynı Uğur Mumcu Sokağı'nda oldu gibi... Kumrular'dan geçenler, Anafartalar Çarşısına gidenler bir anıt ya da rölyef görebilseler. Terörün acı yüzünü, bombanın adres sormadığını unutmasalar. Her olaydan sonra galeyana gelmek yerine Anıtı görenler sorsa, sorgulasa; ‘Neden' diye düşünebilse... ABD', tarihinde karşılaştığı en büyük terör saldırısında yıkılan İkiz Kuleler'i simgeleyen 11 Eylül Anıtı yaparken neden acele ediyoruz ki ‘normal yaşam'a geçmek adına unutmakta, unutturmakta...

19 Ağustos 2012 Pazar

İYİ BAYRAMLAR ANKARA

İYİ BAYRAMLAR ANKARA Bir zamanlar Reha Muhtar'dan her akşam duymaya alışmıştık; "İyi akşamlar Türkiye. Her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsan..." Önceki gün gece yarısından sonra Eskişehir yolunun halini görünce değiştirdik; "İyi bayramlar Ankara. Her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsan..." xxx Cuma gecesi Eskişehir'deydik. Olimpiyat tarihine geçecek finalde Aslı Çakır Alptekin'in ardından gümüş madalyayı kazanan Gamze Mutlu ile geniş bir röportaj yaptık; Annesiyle, babasıyla tanıştık. Hayata dair konuştuk... Ailesini, arkadaşlarını, zevklerini, beklentilerini anlattı uzun uzun... Olimpiyatlarda tüm Türkiye'ye bayram yaşatan Gamze ile bayramı erken kutladık. xxx Cuma akşamı foto muhabiri arkadaşım Ateş Tümer'le yola çıktığımızda saat 18.00'i geçmişti. Mesai bitmişti yani... Cuma akşamı trafiğine alışkınız. Hafta içi günlerden daha fazladır. Ama Ümitköy'ü, Yaşamkent'i geçmemize rağmen yoğunluk azalmıyor; Konvoy halinde ilerliyorduk. Sivrihisar'da bir bölümü Afyon tarafına dönse de Eskişehir'e kadar azalmadı. xxx Gamze ile röportajımız, Eskişehirspor- Akhisar maçının devre arasında gösteri koşusu yapmasından sonra başladı. Bittiğinde vakit gece yarısını geçmişti. Ankara boşalmıştı; belki kalanlar çoktan uykuya dalmıştı. Ama Eskişehir hala cıvıl cıvıldı. Porsuk kıyısında çoluk çocuk yürüyüşe çıkanlar Gamze'yi kutlamak, beraber fotoğraf çektirmek; Çevredeki iş yeri sahipleri kahve içmeye çağırmak için birbirleriyle yarışıyordu. xxx Dönüş yolculuğumuz da farklı değildi. Gece 03.00'e yaklaşmasına rağmen hem geliş, hem gidiş yönü hala araç doluydu. Ankara'dan kaçanlar kadar Ankara'ya gelen araç sayısı da hiç de azımsanacak miktarda değildi. xxx Halbuki bu yıl Bayram hafta sonuna gelince, geçtiğimiz yıllardaki gibi birleştirilip 9-10 güne çıkarılmamıştı. Yine de mesai bitince ‘paydos' zili çalan fabrika, okul gibi boşaldı Ankara. Liderler zaten önceden ayrılmıştı. Dün alıştığımız klasik Cumartesi görüntüsü yoktu. Sokaklar sessiz; Caddeler boş, trafik rahat... Belki Bayramın ilk günleri tatile gidemeyenler çıkacak dışarıya; Kimi nasıl olsa ücretsiz diye tıklım tıklım dolduracaklar otobüsleri, akraba ziyaretine gidecek. Kimi alışveriş merkezlerinin serin koridorlarında dolaşacak. Belki Kızılay'da, Ulus'ta bayram harçlığını alan birkaç genç volta atacak. Belki 'çarşı izni'ne çıkan askerler uğrayacak Gençlik Parkı'na. Ama Kale öksüz; Eymir sessiz. Ahlatlıbel uçurtma uçuracak çocukları bekliyor... xxx Halbuki en güzel mevsimi Ankara'nın... Gündüzleri biraz sıcak olsa da ödülü var akşamları; Olağanüstü bir serinlik Ne üşüten ne ürperten... Eksik olan sadece deniz mi? Buralara çalışmaya gelen kimse Ankaralı olamıyor mu? Bayramda kalanlarla Ankara'nın keyfini çıkarmak üzere; Reha'dan (ç)alıntı bir cümleyle "İyi bayramlar Ankara. Her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsan..."

15 Ağustos 2012 Çarşamba

ANKARA'YI ANKARA YAPAN NEDİR?

ANKARA’YI ANKARA YAPAN NEDİR? Son dönemde yapılan TOKİ evlerini bırakın; Zaten hepsi birbirine benziyor. Kibrit kutusu misali… Ya eski binalar; Ankara’yı Ankara yapan nedir? xxx Gazetemiz Habertürk’ün Genel Koordinatörü Ayşe Özel Karasu’nun hafta sonu yazısını okuduktan sonra çevreme daha dikkatli bakmaya başladım. Ayşe, “İstanbul’u İstanbul yapan nedir” diye soruyor. Carnegie Mellon Üniversitesi ile Paris’teki Ecole Normale Supérieure araştırmacıları bir yazılım geliştirmiş. Bir şehri, onu stil sahibi yapan baskın karakter özelliklerinden tanıyan bir program… 12 kente ait 40 bin Google Sokak görüntüsü resminden 250 milyon öğeyi analiz ediyor. Paris, Londra, Prag, Barcelona, Milano, New York, Boston, Philadelphia, San Francisco, Sao Paulo, Mexico City ve Tokyo’daki görüntüleri inceliyor. Bir şehri kendisi yapan ayırt edici özellikleri bulmak için, detayların ne kadar sık tekrarlandığına bakıyor. Program ince ayrıntılarla bir şehrin en fazla yinelenen detay mimari imzayı parçalar halinde çıkarıyor. Paris’i, Eyfel’den, Notre Dame ve Zafer Takı’ndan değil, 3. kat balkonlarından, sokak levhaları ve lambalarından tanıyormuş. Londra’da iki yanı sütunlu neo-klasik bina girişleri kentin ana stili olarak öne çıkmış. Ardından tipik parçalar ‘hangi şehir’ diye deneklere sorulmuş. Paris’te yüzde 83, Prag’da 92 isabetle doğru sonucu tutturmuşlar. Amerikan şehirlerinin hiçbirinde ayırt edici stil bulunamamış. Görüntülerin hangi şehre ait olduğunu çıkarmak için yollardaki tüneller ve otomobiller bakmak gerekmiş. Ayşe, “İstanbul’u siluetinden, sarayları, tarihi camilerinden değil de, balkonu, sokak lambası, pencere pervazlarından tanımaya kalksaydı, herhalde Amerikan şehirlerinde aldığı sonuçtan daha fazlasını elde edemezdi” diye şikayet ediyor. Ya Ankara’da yaşasaydı? xxx Ankara mimarisinin –varsa tabii- ayırt edici özelliği nedir diye daha dikkatli bakıyorum artık. Son zamanlarda, Çukurambar’da, Söğütözü’nde, Oran’da yeni yapılan binaları, gökdelenleri geçtim. Onlar zaten kaba inşaatı bitirip üzerine kaplama; çoğunlukla da camdan… Bırakın pervaz, balkon korkuluğu gibi incelikleri… Mimari bile hak getire… Ya eski binalar. Sakarya Caddesi’ndekiler çoktan yıkıldı. Anafartalar’da varsa da üzeri tabela dolu… xxx İyi de bunları, ‘kentin ayırt edici stillerini bilmek ne işi yarıyor? Onun yanıtı da Ayşe Karasu’dan… Araştırmacılar bu verilerin sanattan mimari ve bilişime her alanda kullanılabileceğini söylüyormuş. Şehrin aslına sadık bir animasyonunu yaratabilmek için taban tepmeye gerek kalmayacak, program sayesinde bilgisayar başında kusursuz bir atmosferi yaratılabilecekmiş. İlahi, ne gerek var bunlara? Ankara’nın seymen kedisi var ya…

5 Ağustos 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI/ CENTİLMEN ANKARA

CENTİLMEN ANKARA Umutlar çok önceden kaybolmuştu. Yöneticiler kendilerini çoktan hazırlamıştı. Herkes kaçarken bir avuç taraftar onur mücadelesine çıkan futbolcuları yalnız bırakmıyor, her maçta bağırıyordu; “Arkanda biz vardık senin her yerde, Rize’de İzmir’de Eskişehir’de. Korktular kaçtılar bizi görünce Ankaragüçlüler geliyor diye. …” xxx Takımın yöneticileri kaçsa da Ankaragücü taraftarının ünü bu sloganla tüm Türkiye’ye yayılmış durumda. Gecekondu, Anti-x, Kapalı, Tunalı… Taraflar kendi aralarında gruplara ayrılsa da son maçlarda sloganları ortaktı: “Bu takım düşerse katliam çıkar…” Ankaragücü düştü; Neyse ki katliam falan çıkmadı. Tam tersine, ‘en centilmen’ taraftar olarak Emniyet’in istatistiklerinde yerini aldı. xxx Emniyet Genel Emniyet Genel Müdürlüğü, “Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun” uyarınca önümüzdeki günlerde başlayacak maçlara girmesi yasaklananların sayısını açıkladı. Yasanın çıkış amaçlarından biri stadyumlardaki küfür ve kavgalardı. Kavga çıkaran, küfür edenler belirlenecek, maçlara alınmayacaktı. Önümüzdeki dönem tüm Türkiye’de 1449 kişi maçları izleyemeyecek. Sadece futbol da değil. Basketbol, voleybol, hentbol ve hatta dağcılık… En az yasak ise Ankara’da. Sadece 16 kişi. xxx Yasaklı 16 kişinin 16’sı da futbolda. Diğer branşlardan yok. Diğer üç büyük ile bakarsak İstanbul’dan 548 kişi. 468’i futbol seyircisi; 59’u basketbolda. Hadi İstanbul’un nüfusu çok, Üç büyükler de İstanbul’da. Hele kendi aralarındaki maçlarında İstanbul neredeyse savaş alanına dönüyor. Ya İzmir’e ne demeli? Tam 142 kişi yasaklı İzmir’de. Peki Trabzon’un seyircisi çok ateşli; Hele Fener maçlarında sürekli olay çıkıyor. Tamam, 104 seyirciye yasak normal sayı. Bursa’nın da Beşiktaş maçları ünlü; Çıkan olaylara bakarsak 57 seyirciye yasak az bile. Kütahya ve Mersin’deki ikişer kişiye ne oluyor? xxx Emniyet istatistiklerindeki Bartın, Diyarbakır, Erzurum, Giresun, Muğla ve Tekirdağ’da birer kişiye getirilen yasaklara bakarsak “en centilmen” şehir olarak Ankara’yı ilan edebiliriz. O şehirlerin zaten Süper Lig’de takımları dolayısıyla iddialı taraftarları yok. xxx Ankara 1980’den buyana Süper Lig’de her yıl en az iki takımla temsil edildi. Bir dönem Petrol Ofisi ve Şekerspor, sonradan Hacettepe ile dört takımın birden Süper Lig’e çıktığı da oldu ama hiçbir zaman tek takıma düşmemişti. Kaç takım olursa olsun hiçbir zaman 19 Mayıs’ta küfür eksik olmadı. Bakmayın siz sadece 16 kişiye yasak getirilmesine. İstatistikler, rakamlar her dili konuşur. Nasıl olsa kimse duymuyor, yasak koymuyor diye küfre devam etmeyin. Gelin centilmenliğin hakkını tam anlamıyla verin.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ ORASI DA ANKARA

ORASI DA ANKARA Ankara`ya 160, Eskişehir`e 130, Bolu`ya ise 110 Kilometre. İç Anadolu'nun Kuzey Batı ucunda; Batı Karadeniz Bölgesinin sınırları içerisinde. Başkent'in en uç beldelerinden biri. Bir çok Ankaralının hiç görmediği, gelip gitmediği, adını bile duymadığı bir kasaba... xxx Sarıyar'dan bahsediyorum. Aslında Ankara için yaşamsal öneme sahip bir kasaba. Daha doğrusu eskiden öyleymiş. Türkiye'nin ilk elektrik santralı ve barajı buraya kurulmuş. Tarihi Ankara kadar eski, ilk tunç çağlarından beri yerleşim yeri olan, kıyısındaki Sakarya nehrinden can bulan kasabanın kaderi barajla beraber değişmiş. İyi mi olmuş bilemem. Yanında baraj; Kıyısından akan bir nehir... Doğa her türlü nimeti sunmuş Ama onlardan yararlanamaması için her türlü engel de önlerine çıkarılmış. Geçimlerini büyük ölçüde sağladıkları sebzeleri sulamak için bile yeteri kadar su bulamıyorlar. Zaten tarım yapabilecekleri arazi de topu topu 700 dönüm kadar. O da mirasla bölüne bölüne birer ikişer dönüm kalmış. xxx Halbuki o köyde yıllardır kullanılmayan boş bir arazi var. Devletimiz unuttuğu bu köyde yarım asır önce kamulaştırdığı bir araziyi unutmuş. Az buz bir arazi de değil. Tam 4 bin 800 dönüm. Üstelik bir başka ülkeyle, ABD ile yapılan anlaşma doğrultusunda kamulaştırılmış. Yıllar sonra hala tartışılan nükleer santral kurulması için... Dönemin başbakanı Adnan Menderes, 1955'te ABD ile nükleer araştırma reaktörü yapmak için anlaşma imzalamış. O günün parasıyla 760 bin lira ödenek ayrılmış. İnsan gücü yetiştirmek için eğitim amacıyla yurt dışına için elemanlar gönderilmiş. 1959'da da ABD ile Atom Enerjisi İşbirliği Antlaşması imzalanmış. ‘Atom Sitesi' kurulması için de Türkiye'nin ilk hidroelektrik santralının kurulduğu Sakarya Nehri yanındaki bu köy seçilmiş. Hemen kamulaştırmalar yapılmış. Hem nükleer santral yapılacak, yanında da silah sanayi; Nükleere dayalı... Ama birkaç ay sonra 27 Mayıs Darbesi... Sonrasında proje de bir daha açılmamak üzere rafa kalkmış. xxx Sarıyar o günden buyana kaderini değiştirecek sihirli bir dokunuş bekliyor. Belediye Başkanı Halil Ünsal çırpınıyor, durmadan proje geliştiriyor. Bir yandan doğal ortamında yaban koyunu yetiştirmek için Orman Bakanlığı'nın kapısını aşındırıyor. Bir yandan ekonomik ömrünü doldurmaya yakın baraj gölünde balıkçılık, kürek yarışları, su oyunları, çadır-karavan turizmini geliştirmeye çalışıyor. Her gördüğüne köyündeki kuşları, tarihi mezarları, hemen yakındaki Tapduk Emre Türbesini anlatıyor. Sarıyar'ı gündemimize getiren Çankaya Belediyesi'nden gelen bir telefon oldu. Türkiye'nin en iyi şehir plancılarından, Başkan Yardımcısı Buğra Gökçe, Sarıyar'a meydan projesi hazırladığını müjdeliyordu. Yetmez ama evet...

30 Temmuz 2012 Pazartesi

HABERTÜRK YAZILARI/ GİZLİ HAZİNE

GİZLİ HAZİNE Kabul, hava çok sıcak; Sokağa çıkmak eziyet. Alış veriş merkezleri ise püfür püfür; Bu bunaltıcı ortamda adeta bir ‘vaha...' Ama tüm şehirlerde bayilik sistemiyle aynı şeyleri satan aynı mağazaların vitrinlerine bakmaktan; Aynı eğitimden geçmiş personelin aynı cümlelerle size ‘müşteri' muamelesi yapmasından bıktıysanız başka serin alternatifler de var Başkent'te... Rotayı Ulus'a çevirin mesela; Eski Ankara'ya... xxx Daha önce de yazmıştım; Ankara bir yönüyle ‘gizli hazineler' diyarı... Çoğumuzun farkında bile olmadığı ‘tarihi' değerlere ev sahipliği yapıyor. Hiç ummadığımız yerde ‘tarih' önümüze çıkıyor. İhmal edilmiş bir tarih... xxx Dün gazetemizin manşetinde arkadaşımız Ahmet Kıvanç'ın haberi vardı. Ulus'taku Gümrük Bakanlığı, ‘Devlet Konukevi'ne dönüştürülecekmiş. Gelen yabancı devlet adamları, Ankara'nın sembol yapılarından birisi durumundaki saray görünümlü bu binada ağırlanacakmış. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Başbakanlık Binası... 1925 yılında inşa edilmiş. 1950'lere kadar ‘Başvekalet' olarak kullanılmış; Sonrasında ise Maliye Bakanlığı... Ankara'nın tarihi dokusunu bundan daha güzel yansıtan başka bir bina sanıyorum yoktur. Hemen yanında 1897 yılında inşa edilen Ankara Valiliği, Karşısında ise Kurtuluş savaşı yıllarında İstiklal Mahkemesi'ne ev sahipliği yapan Vergi Dairesi; Hepsinin ortasında Roma İmparatoru Julian'ın kenti ziyaretinin anısına 362 yılında dikilen sütun... Bilmeyenlerin ilk anda gözünün önüne getirmesi zor. Çünkü bütün bu güzelim eserleri ‘modern' bir AVM gizliyor. xxx Binayı Mimar Ahmet Bey yapmış. Kimdir, başka hangi binaları yapmıştır bilemiyoruz. Her şeyi ‘sıkı' kayıt altına almayı devlet geleneği gören devletimizin maalesef tarihi olaylara tanıklık eden bu tarihi binayla ilgili kayıtları da kısıtlı. Devletin ilk ‘Hazine kasası' da aynı binada. En son 1980'li yıllarda açılmış. İçinden eski Başbakan Adnan Menderes'in kol saati çıkmış. Yanında kendi el yazısıyla "Bana hediye edilen saati, saklanması kaydıyla emanete bırakıyorum" yazılı notu... Kim bilir o saatle o el yazısı nerelerde. Neyse ki binanın bugünlerdeki ev sahibi Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı. Menderes'in başbakanlığı döneminde kullandığı antika telefona gözü gibi bakıyor. xxx Bu sıcak havada ‘tarih'ten sıkıldınız mı? O zaman başka bir hazine sizi bekliyor Ulus'ta... Hal'in hemen arkasında, ‘ihmal' edilmiş Erzurum Oteli'nin ‘rezil' halini görmezden gelin; Suluhan'a girin. Alışılmış AVM manzaralarından ışık yılı uzakta. Merdivenleri yürümüyor, vitrinleri ışıl ışıl değil; Ama boncuk boncuk renk tacirleri sizi bekliyor. Melankolik bir ağırbaşlılık ve doğal bir serinlikle... Başkent'in gizli hazinelerinden birinde.

27 Temmuz 2012 Cuma

HABERTÜRK YAZILARI/ ESKİ KENTİN KADERİ

Eski kentin kaderi Malum, Marşandiz köprüsü yıkıldı; Yenisi yapılıyor. Sincan'a kadar gitmek zor ama yine de değer... xxx Ankara'da bugünlerde havayı anlatmak için ‘sıcak' sözcüğü yetersiz kalıyor. Bunaltıcı demek daha doğru belki de. Hafta sonu bunalınca ani bir kararla Sincan'a attım kendimi. Yok bozuk, trafik sıkışık; Doğru Hızlı Tren'e... 1.5 saat geçmedi, Eskişehir'deyim. Porsuk kıyısı cıvıl cıvıl. Üniversiteler tatil ama öğrenciler terk etmemiş kenti sanki. Başörtülüsü, mini eteklisi, küpeli genci, uzun saçlısı... Hepsi yan yana. Kafelerde ‘Ramazan nedeniyle kapalıyız" yazısı yok. Yerine "sahura kadar açığız" levhaları... Gondollar hala dolu. İftar sonrası daha da canlanıyor cadde. Uzun oruç sonrası yemeğin ağırlığını atmak isteyenler yürüyüşe çıkıyor bu kez. Bir tarafta takımlarının galip gelme sevincini iki gün sonra bile sürdüren Eskişehirspor taraftarlarının sloganları; Bir tarafta kafelerden yükselen kaliteli müzikler, Bir köşede akordiyon çalan yaşlı bir kadın... Rahatsız etmeyen bir curcuna sürüp gidiyor... Xxx Porsuk'a bakarken ister istemez Ankara'yı düşünüyor insan. Gözünüzün önüne getirin. Akşamüzeri çıkıp yürüyüş yapabileceğiniz neresi var. Bir Bahçeli 7. Cadde Tunalı Hilmi'nin bile eski tadı, canlılığı yok... Gece 10 – 11'den sonra pek kimse de kalmıyor. Kızılay desen işten eve, evden işe giderken uğranılan bir istasyon. Yürüyen yok, herkes koşuyor nedense. Hem yürüsen nereye gideceksin ki. Abdi İpekçi Parkı, ortasındaki çay bahçesi tarihe karışalı yıllar oldu. Güven Park'ın sadece adı kaldı. Arada soluklanacağın neresi var? xxx Hakkını yemeyelim. Belediyeler Ramazan şenlikleri düzenliyor bugünlerde. Gençlik Parkı doluymuş sürekli. İftar çadırları kuruluyormuş. Karagöz-Hacivat gösterileri varmış. Kenya Akrobasi Grubunun gösterileri nefes kesiciymiş. Tasavvuf sanatçıları ilahiler okuyormuş. Ve tabii ışık-su gösterileri... Mogan da, Harikalar Diyarı'nda benzer aktiviteler... Otobüs mü kaldırılıyor bilmiyorum. İlçe belediyeleri de Büyükşehir'den geri kalmıyor. Her biri binlerce kişilik iftar programlarıyla ‘hemşeri bilinci' kazandırmaya çalışıyor. xxx Eskişehir'de bir zamanlar kokudan yanına yaklaşılmayan Porsuk ‘mucizevi' bir dokunuşla kentin kaderini değiştirmekle kalmıyor adeta barış getiriyor. Başkent'te ise insanları çeken cazibe merkezleri oluşturmak yerine caddeler otoyol haline getiriliyor. Kentin içinde rahat ulaşıp nefes alınabilecek yerler ne uğruna yapıldığı anlaşılmaz biçimde yok ediliyor. Sonra Ramazan'dan Ramazan'a iftar organizasyonları ile insanlar bir araya getirilmeye çalışılıyor.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ CANER'İN SAVAŞI

CANER'İN SAVAŞ'I Herhalde Caner'i tanımayanımız kalmadı. Down sendromlu milli yüzücümüz. Hafta sonunda Kıtalararası Yüzme Yarışlarında İstanbul Boğazını, 1 saat 10 dakikada geçmeyi başardı. Bu aslında Caner için yeni bir başarı değil... İlkini geçen yıl başardı. xxx Kamuoyu, daha doğrusu İstanbullu gazeteciler Caner'i, bir gün önce katıldığı televizyon programına Başbakan Erdoğan da telefonla bağlanınca keşfetti. Akşam televizyonlarda, ertesi gün gazetelerde Caner'in başarısını ve Başbakan'ın ilgisini anlatan haberler vardı. Gerçekten de Caner'in başarısı övgüye değer. Başarının arkasında ise inanılmaz öyküler. Antrenörü, okulu, öğretmenleri ve en çok da Ekin ailesi... xxx Caner'in babası emekli bir devlet memuru... Emekli maaşıyla bir yandan üniversitede bir çocuk okutuyor, bir yandan da Caner'in başarısı için didiniyor. Hem de yıllardır. xxx Savaş Ekin, bizim gibi Gazi Üniversitesi Basın Yayın Mezunu. Öğrencilik yıllarında girdiği DSİ'den birkaç yıl önce emekli olmak zorunda kaldı. Daha doğrusu zorunda bırakıldı. Önce Basın Müşavirliği görevinden alındı, başka bir yere gönderildi. Ardından lojmandan çıkması tebliğ edildi. Görev tanımı değişmiş, 5 yıllık süresi dolmuştu... Yönetmelik öyle diyordu. Görevden alınması neyse de; lojman... Bir kampus içindeki lojman Caner için adeta bir koruma evi gibiydi. Herkes onu tanıyor, kampus içinde istediği gibi dolaşıyor, top oynuyor, lokalde sıkı taraftarı olduğu Galatasaray maçlarını kaçırmıyordu. Lojmandan çıkmak demek Caner'i de apartman dairesine hapsetmek demekti. Yüzmede peş peşe aldığı başarılar nedeniyle Başbakan Erdoğan ile tanışmış ve aralarında sıcak bir gönül birliği oluşmuştu. Eşin dostun akıl vermesi ile Savaş, bir şekilde ulaşıp durumu anlattı. Başbakan Özel Kalem'e sorunun çözülmesi için talimat verdi. Ama bürokrasi bu. Olmadı, tıkanıp kaldı. Bu kez eski TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin devreye girdi, Savaş'a geçici bir müdür kadrosu verilerek lojmanda kalması sağlandı. Ne var ki DSİ içinde birileri rahatsızdı; Savaş'ı istemiyordu. Kısa süre sonra geçici kadro da iptal edildi, görev yeri yeniden değiştirildi. Sonunda baskılara dayanamadı, pes edip emekliliğini istemek zorunda kaldı. Lojmandan çıktı, Batıkent'e taşındı. Ama üniversiteye giden oğluyla yarıştan bu yarışa koşan Caner'in masraflarına yetişmek zordu. Emekli maaşı kıt kanaat geçinmesine bile zor yetiyordu. Önceleri eğitime ve kariyerine uygun iş aradı, olmadı. Ardından bir arkadaşının işyerinde düşük ücretle de olsa çalışmaya başladı. xxx Caner, daha anne karnındayken önüne çıkan doğal engelleri yenerek madalyaları toplamakla alkışı fazlasıyla hak ediyor. Bir o kadar da Savaş...

15 Temmuz 2012 Pazar

SUYU ARAYAN ADAM Epeyce tutkunu var sanıyorum; "Sararmış kitap kokusu..." Sahafların müdavimleri bilir. Üçüncü sınıf saman kağıda basılmış sararmış bir kitap, sırf kokusu için bile alınabilir. Daha önce okumuş da olsanız, kütüphanenizde bulunsa da dayanamazsınız. xxx ‘Suyu Arayan Adam' da aynı şekilde çıktı karşıma bir sahafta... Belli ki ilk sahibi de kitaplara meraklı. Özenle ciltletmiş, kapağına kendi adını da yazdırmış. Kapağı açıldığında buram buram bir koku; Kitap kokusu... xxx 20 yıl sonra sararmış sayfaları okuyunca bu kez Ankara'ya kızdığımı fark ediyorum. Şevket Süreyya Aydemir... Edirne'de başlayan yaşam yolculuğu Ankara'da son bulmuş. Hayat hikâyesini Kayaş'ta kaleme almış. Hatta, kitaba isim babalığı yapmış; "Şimdi, size anlattığım bu hayat hikâyeme bir isim bulmak lazım? Buldum: Suyu Arayan Adam" diye yazıyor: "Hikâyem bir yangınla başlamıştı. Ama şimdi serin bir su başındayım. Ağaçların gölgelediği, çiçeklerin açtığı, kuşların ötüştüğü bir su başında. Hattâ şimdi bana öyle geliyor ki bütün ömrüm boyunca aradığım su, belki de buydu. Bu su, bazen masum bir hayal, bazen bir gençlik rüyası, bazen ideal, bazen aşk şeklinde beni arkasından koşturdu. Bazen onu kaybettim. Bazen buldum, sandım. Ama onu her zaman aradım. Bu arayışta aldanışlarım da inanışlarım kadar güzeldi. Şimdi kitabımın son satırlarını bağlıyorum: Çiftlik bendinin şelaleciğinde Kayaş Çayı'nın suları çağıl çağıl akıyor. Yeşil salkım söğütlerin sulara değen dalları, akıntıların yumuşak dalgacıkları içinde yıkanıyorlar. Ada, bir güneş seli içinde. Toprak ana, göğsünün kudretlerini, çimen şeklinde, ağaç, çiçek şeklinde yeryüzüne sermiş. Sular onun memelerinden, Tanrı'nın bereketi gibi fışkırıyor. Çiçekler ve ağaçlar ondan hayat şerbetini ve güneşten renklerini emiyorlar. Her tarafta oluşun, hareketin, derin, canlı ahengi var. Suların çağıltısına kuşların cıvıltısı karışıyor. Bu bir musikidir. Bana öyle geliyor ki bu musiki, bahçeleri, vahaları, dağlan aşarak her şeyi, hepimizi içine alacaktır. Yerleri, gökleri dolduracaktır. Sanki âlem, bu musikinin ahengine uyarak, bir renk, nağme ve ziya cümbüşü içinde çalkalanacaktır. Kâinat ebedi raksına, sanki bu musiki içinde devam edecektir." xxx O'nun anlattığı Kayaş ile bugünün Kayaş'ı acaba birbirine ne kadar benziyor? Şevket Süreyya Aydemir, "bu kaynağın başında ben, yıllar yılı kaybettiğim en değerli şeyi, yani kendimi buldum" diye yazmış. Biz ise derelerin üstünü örtüp üzerine bina yaparken sadece "kainatın ebedi raksı"nı değil, kendimizi de geleceğimizi de yok ettik.

11 Temmuz 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/KAYBEDENLER KENTİ

Ankara Kulübü yöneticileri konuğumuzdu dün... Seymenleriyle birlikte. Başkan Metin Özaslan, "Ankara kaybedenler kenti" deyince hepimiz itiraz ettik. Ama hak vermemek de elde değil doğrusu... *** "Ankara Kulübü" Başkent'in en eski derneği... Tarihi, Anadolu işgal altındayken seymenlerin Dikmen sırtlarında Mustafa Kemal'i karşıladığı 27 Aralık 1919'a kadar dayanıyor. O Seymenler Atatürk'ün isteği ile henüz 'Dernekler Yasası' yokken Ankara Kulübü'nü kuruyor. O günden bugüne siyaset üstü bir şekilde ‘Ankara Kültürü'nü yaşatmaya çalışıyor. Sorun da burada zaten; ‘Ankara Kültürü...' *** Ziyaret sırasında en geç seymen de vardı; en yaşlısı da... Kulübün Onursal Başkanı Dr. Bülent Kalıpçı da... Ankara'yı konuşurken ortak şikayet ‘Ankara Kültürü'ne odaklandı. En çok da ‘Ankaralı Namık'a... Zaten Başkan Metin Özaslan, Ankara için ‘Kaybedenler kenti' derken hareket noktası da buydu; "Ankara sürekli kaybediyor. Sanayisini, işadamını, sanatçısını, türkülerini, Ankara havalarını... Ankaralı Turgut, Ankaralı Namık hepsinin önüne geçti..." Sohbet biraz daha ilerleyince anladık ki Ankara Kulübü de kaybediyor. Başkan Özarslan, 1920'li yıllarda Ankara Kulübü'nün kurucuları tarafından Ankara Valiliği'ne bağışlandığı söylenen arsa üzerinde yapılan ve yıllardır sahiplendikleri, koruyup kolladıkları Abidinpaşa Köşkü'nü kaybediyor. *** Abidinpaşa Köşkü, Ankara'nın ayakta kalan en eski yapılarından biri. Aslında ‘Vali Konağı' olarak yaptırılmış. Abidinpaşa Semtine de adını veren, bugün Ankara'nın temellerini atan Abidin Paşa Vali olarak atanınca, köşkü için Mamak'ı seçmiş. Kurtuluş savaşı döneminde, 'Sınıf-ı Muhtelife Zabit Namzetleri Talimgâhı' olarak kullanılmış. Yani Harp Okulu. Köşk yıllarca harabe haldeydi. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından koruma kapsamına alındı. Restore edildi. Şimdi nasıldır bilemiyorum, uğramayalı yıllar oldu. Bir kent müzesi şeklinde düzenlenmişti. Ankara'nın kültüründe, tarihinde ne varsa sergileniyordu. Abidinpaşa Köşkü Ankara Kulübü'nün Genel Merkezi olmasının yanı sıra aynı zamanda Çankaya Belediyesi'nin "Kültür ve Sanat Evi" olarak kullanılıyordu. Bugünlerde Çankaya Belediyesi, Kulübü tarihi Köşk'ten çıkarmak için uğraşıyormuş. Mahkemelik bile olmuşlar. Açılan davaları da Belediye kazanmış. Bölgeye ilişkin hizmet birimlerini o binaya toplayacakmış. Tarihi Köşk'ü ‘kent müzesi' olmaktan çıkarıp zabıtayı mı yerleştirecekler, tapu birimlerini mi? Herhalde ‘Toplumcu Belediyecilik Anlayışı' içinde haklı gerekçeleri vardır.

8 Temmuz 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- YILANLARIN ÖCÜ

YILANLARIN ÖCÜ... Acı haber önce Ankara'nın göbeğinden geldi; Hava Kuvvetleri'nin önünde kaldırım göçtü, bir işçi yer yarıldı içine girdi. Altından ‘dere' çıktı. Sonra Samsun'dan; Yılandıdere öcünü aldı. xxx Ankara'nın derelerini iki yıl kadar önce yazmıştık; ‘Kozmik Odası Baskını' sırasında. Gündem ‘dere'ler olunca hatırladık. İşte yazı... Bakalım ne değişmiş xxx Cevizlidere... Kirazlıdere... Son haftalarda gazete sayfalarını, haber bültenlerini bol bol süsledi bu iki kelime... Unutulmuş, yeri yurdu bilinmez iki dereyi anlatırken birden bire Cumhuriyet tarihinde ilklere tanıklık etti. Coğrafi anlamından öte siyasi birer kavrama dönüştü. Henüz çözülemeyen sırrını da 2010'a miras bıraktı... Başkent çok da şeffaf değildir aslında. Çok da uzun olmayan tarihi ile sırlara ev sahipliği yapar. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir Ankara'da. Gerçeklerin üstü örtülüdür. Tıpkı, bir zamanlar tepelerinden ovalarına doğru gürül gürül akan, şimdi sadece semt adı olmaktan öte anlam taşımayan dereleri gibi. Hangi birini sayalım; Kavaklıdere, Hoşdere, Dikmen Deresi, Bentderesi, İncesu Deresi, Bülbülderesi, Bademlik Deresi, Kıbrısköyü Deresi, Hacı Kadın Deresi, İncesu Deresi, Çubuk Çayı, Hatip Çayı, Dikmen Deresi, Bayındır Deresi, Kutlugün, Kepir, İğdeli, Macun, Ergazi, Söğütlü, İmrahor, Çayyolu... Ve çoğumuzun adını 2009'un son haftalarında skandallarla duyduğu Cevizlidere, Kirazlıdere... Dünyanın belli başlı kentlerinin içinden nehirler geçerken Ankara'da yer altından akar. Son örneğini Eskişehir'de Porsuk'ta gördüğümüz gibi bütün dünyada çevresine yaşam getiren, canlılık katan dereler, Ankara'da gizliden gizliye süzülür. Ne taşıdığı, hangi pisliği nereye götürdüğü bilinmez. Bir zamanların mesire yeri Bentderesi artık sadece genelev semtidir. Kavaklıdere'de ne kavaktan eser var ne de dereden... Hoşdere'de ‘hoşluk' gören var mı acaba? Bülbülderesi'nden bülbül sesi duyan oldu mu hiç? Var mı, Bademlik deresi, Hacı Kadın Deresi'nin yerini bilen? İncesu hala ince ince mi akıyor? "Bir zamanlar köprüler vardı, derelerin üzerinde" diye rivayet ediliyor; Kolej köprüsü, Tuna Köprüsü, Harbiye köprüsü... Bırakın üzerinden geçeni, bilen, duyan bir Ankaralı var mı? Yetkili üst düzey askerler dışında sadece bir hakim girebildiği için belki de ‘devlet sırrı'dır kiraz olup olmadığı Kirazlıdere'de; Cevizlidere'de hiç ceviz ağacı göreniniz oldu mu? xxx Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok. İnsanlık tarihinin temelidir. Su hayattır; geçtiği yere can katar. Kurutulunca yaşam da kurur... Beton binalara kurban edilen, kentleşme adına yok edilen, yer altına itilen dereler Ankara'da gizliden gizliye akar. Neleri yok ettiği, hangi pisliği taşıdığı bilinmez, Tek umut Ankara çayında... Keçiören Belediyesi, Porsuk örneğini Başkent'te gerçekleştirmeyi planlıyormuş. Hayali bile güzel. Darısı diğer derelerinin başına... Üstü açılsa belki önce pis kokular gelecek. Ama Başkent Ankara şeffaflığı hak ediyor.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

YAZMADAN EDEMEDİM Temmuz'a girdik ya; Yazamadan edemedim. Temmuz'un adı ‘Tamuza'dan geliyormuş. Babil'in ‘üreme ve bereket tanrıçası'ndan... Süryanicede ‘dam' kadın demekmiş. Tamuza için ‘dam' kökünden gelen Dumize adına festivaller düzenlenirmiş. Gerçi Roma'da Jul Sezar, takvim oluşturulurken kendi ismini vermiş, ama bizde Temmuz... xxx Ne yazık ki yıllardır Temmuz'da aklımıza ‘bereket' falan gelmiyor. 19 yıldır sönmeyen bir acıyla geliyor. Acıları anmakla başlıyor. xxx Halbuki 19 yıl önce ‘bereket'le girmiştik Temmuz'a... Şimdi sadece illerin ‘festival' adına ne var ne yoksa toplayıp geldikleri Atatürk Kültür Merkezi alanındaki Kültür Bakanlığı'nın lokalinde; Bir arkadaşın düğününde. Hani Şair diyor ya; Sen bu şiiri okurken ben belki başka bir şehirde ölürüm Tam da biz eğlenirken bu şehirde Madımak'ta başlamıştı yangın... O günden buyana da sönmedi... xxx O günden bu yana gidesi gelmiyor insanın Sivas'a. Temmuz'un yakıcı sıcağı daha fazla yakıyor Behçet Aysan'ın dizelerinde. Dava dosyaları tek tek kapanırken ruhlardaki kırılganlıklar daha da artıyor. Dün ülkenin bir çok şehrinde yağmur vardı; Meteoroloji "kuvvetli sağanak ve gök gürültülü sağanak yağış, ani sel, su baskını, heyelan, yıldırım" uyarısı yapıyordu. Halbuki yıllar önce ‘hoşça kal'demişti şehirlerine hoşça kal ayak izim serseri sokaklarda Yıllar önce vedalaşmıştı yağmurla: gidiyorum bu şehri bu yağmuru bu düşleri bu aşkı bu kavgayı bu kederi size bırakarak. xxx 2 Temmuz'da Madımak otelinin önünde yine binler birikmişti 19 yıl önce olduğu gibi... Arkadaşımız İnan Gedik'i ‘zor' gönderebilmiştik Sivas'a... "Ürperiyorum her gidişimde" diyordu. "Hiç olmazsa kebapçı dükkanı kalktı" diyerek yolladık ama; Önceki gün haberini yazmadan önce telefonun öbür ucunda eylemleri anlatırken sesi titriyordu. Ateş Tümer'in gönderdiği fotoğraflarda acı hala tazeydi insanların yüzünde. "Bilim ve Sanat Kültür Merkezi" tabelası yürekleri soğutmaya yetmiyordu. Ne kültürü yayacaktı ki; Ne bilimi üretecekti?... xxx Çaresizlik değil Temmuz; Babil'in ‘üreme ve bereket tanrıçası Tamuza'ya yine Behçet Aysan'la merhaba demek gerekiyor ‘yakıcı' temmuz günlerinde Rüzgâr bu şiiri sana götürsün kâğıttan yaptığım o işlemeli kayıklar fırtınalara dayanan. koş rüzgâr koş. yazmadan edemedim

1 Temmuz 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI/ BİR ANKARA FESTİVALİ

BİR ANKARA FESTİVALİ En çok Haziran ayını severim nedense... Özellikle Ankara'nın... Belki çekip gitme isteği uyandırdığı için; Belki de hiçbir zaman çekip gidemedim için... xxx Bu Haziran da Şair'in anlattığı gibi geçti; havada tüy havada kuş havada kuş soluğu kokusu hava leylâk ve tomurcuk kokuyor Haziran'ı Hasan Hüseyin'in şiiriyle uğurladık bu kez; Neyse ki bu yıl ‘ölmek zor' dizesini okumak zorunda kalmadık. Üstüne Yaşar Seyman geldi yeni kitabıyla; ‘Göçmen Kalem...' Ankara'yı kalemine dolayan Seyman bu kez gezi yazıları ile konuk oldu okuma günlerimize; Tam da ‘kaçma' duyguları depreşmişken... Yıllarca gezdiği, gördüğü, gözleriyle, kalemiyle fotoğraflarını çektiği dünya kentlerine yolculuğa çıkardı bizi... xxx Zaman zaman duygularım depreşse de Seyman gibi ‘göçmen' yanım ağır basmaz benim. Toprağımı kolay bırakamam. Ne zaman yolculuk görünse ayaklarım geri geri gider. Bu Haziran da öyle oldu... Yeni anılar biriktirmek, yaşamıma yeni insanlar katmak için Ankara dışına atamadım kendimi. Aldım Hasan Hüseyin'in ‘leylak kokulu' dizelerini, Ankara sokaklarına vurdum; Festival zamanında... Dört bir yanı festival Ankara'nın; Shopping Fest, Büyük Ankara Festivali, Gölbaşı Andezit Taşı ve Sevgi Çiçeği Şenliği, Nallıhan Festivali... Saymakla bitmez. Ay boyunca Başkent'in her bir sokağında ayrı bir eğlence. Daha dün 21 ayrı yerde düzenlenen konserlerle, rekor denemesi vardı. Festivalleri severim ben, önemserim de. Gelen sanatçıları, etkinlikleri beğenelim, beğenmeyelim; Beğenenler var nasıl olsa. Festivaller birbirini, tanıyan tanımayan insanları buluşturur. İnsanlar kendilerine göre ‘keyif adacıkları' oluşturur. Festival zamanı daldım ben de o keyif adacıklarına; Kiminden ‘keyif' aldım, kiminde gözlemci olarak kaldım. Birlikte bağırmak, birlikte gülmek, birlikte alkışlamak için herkesin her şeyde aynı düşünmesi, herkesin birbirini tanıması, gerekmiyor. Kin, nefret, anlaşmazlıklar azalıyor; insanca duyguları çoğaltıyor. xxx Her ne kadar resmiyete dökülmese de ilan edilmemiş bir festival daha yaşadı Ankara son dönemde. "Behzat Ç. festivali" İnsanlar Pazar akşamları Karanfil Sokak'ta buluşup Çankaya Belediyesi'nin kurduğu dev ekranda izledi ‘Bir Ankara Polisiyesi'ni... Hiç kimse yanındakine ‘Sen kimsin, niye benim yanıma oturdum' demeden sokağı doldurdu. Birası elinde uzun saçlı genç erkek de, başörtülü genç kız da, annesinin, babasının elinden tutup getirdiği çocuklar da, çevredeki yaşlı başlı teyzeler de sokakta yan yanaydı. Yanındakinin attığı sloganı beğenmese de kavga yoktu. Ne yazık ki Haziran bitti. Şimdi Temmuz zamanı...

27 Haziran 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ BOSTAN KORKULUĞU

BOSTAN KORKULUĞU Bu hengame içinde dikkatlerden kaçtı. İstanbul Kuzguncuk'ta "İlya'nın bostanı"nı kurtarabilmek için ‘sivil inisiyatif' başlatmış. Bostan dedikse 17 dönümlük koca bir arazi... Kuzguncuk'un merkezinde binalar arasında bir vaha; Üstelik sahipsiz... Bostan, vakti zamanında sahibi olan İlia Şoro'dan almış adını... Sebze meyve ekermiş; ama bostanına girilmesine çok kızarmış. Yaşama veda edince mirasçısı da olmadığı için Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne geçmiş. Sürekli birilerinin iştahını kabartmış ama Kuzguncukluların gözü hep üzerinde. Ne zaman birilerine verilmeye kalkışılsa eylem başlatılıyor. Bugünlerde de imara açılmaya kalkışınca Kuzguncuk ‘Bostan Korkuluğu' ile donatılmış durumda... xxx Ankara'da böyle bir ‘sivil inisiyatif' olur mu bilmem... Hatırladığım en son ‘sivil eylem galiba 20 yıl önce Güvenpark'ı kurtarmak için başlatılan kampanyaydı. Sonrasında ‘yeşiller' hareketi başladı. Hatta partisi bile kuruldu. Ama meşhur ‘komünizm gelecekse bile biz getiririz' söylemi galiba geçerliliğini yitirmedi; Devlet ‘çevrecilikse biz yaparız' deyip bakanlık kurdu. Sonrasını biliyorsunuz; Şimdi gazetemizin arkasında bir gökdelen yükseliyor... Yetmedi, bakanlık ikiye ayrıldı... xxx Kuzguncuk'taki İlya'nın Bostanı gibi 700 yıllık mazisi olmasa da aslında Ankara'nın da ‘sivil inisiyatifi', hiç olmazsa bostan korkuluğunu hak eden bir yeri var. Yıllardır iştah kabartan bir arazi... Ali Rıza Bey Ormanı... Çayyolu'nda geniş bir orman alanı. Etrafı konutlarla çevrili... Çayyolu geliştikçe değeri artıyor. Daha önce birkaç kez yangın tehlikesi geçirdi; İmara açılmaya, alış veriş merkezi yapılmaya çalışıldı. Ama bir avuç duyarlı vatandaş yılmadı; Davalar açıldı, ağaçlar dikildi, pet şişelerle sular taşındı... Şimdi ‘Bir güzel orman' oldu... xxx Kemal Burkay'ın şiirindeki, Sezen Aksu'nun şarkısındaki gibi ‘bir güzel orman' oldu olmasına da; Unutmamak lazım ki burası Ankara... Burada ‘sivil inisiyatif' pek sökmüyor. Burası birilerinin gelip ‘Ben site yöneticisiyim' deyip bahçenizdeki ağacı bile kesmeye cüret edebildiği Başkent... Nitekim Ali Rıza Bey Ormanı'nda da sonuç değişmedi. xxx Bir sabah birileri geldi; ‘Arsa'larının üzerindeki ağaçlarını hiç acımadan söküp gittiler. Yürekleri bile sızlamadı... Ardından kepçeler, dozerler... Şimdi kazmaya devam ediyor. Eskişehir yolundan geçerken şöyle bir bakın; Sanki büyük bir krater... Hava Kuvvetleri'nin önünde aniden çöküp, bir işçiyi yutan çukurdan daha büyük bir çukur... İyi bakın, yakında o manzarayı da göremeyeceksiniz: Orada bir değil üç bina birden yükselecek. Ankara'da ‘bostan korkuluğu' da yok...

24 Haziran 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI/ SON KABADAYI

SON KABADAYI Hani derler ya... "Ankara'da vefa diye bir semt yoktur, Ankara baştan aşağı bir vefa semtidir, onda vefa vardır, bizde vefa yoktur." Herhalde bir kez daha kanıtlandı. Cuma günü Gülveren Camiinde öğle namazından sonra kılınan cenaze namazında da toprağa verilirken Cebeci Asri Mezarlığında da yakınları ve dostları dışında öyle ünlü birileri yoktu. Maalesef biz de yoktuk. Gazetelere de haber olmadı. Halbuki ‘son kabadayı', namı diğer ‘Sarı Turhan' bu dünyaya veda etmişti. xxx Bir zamanlar ünlüymüş Ankara'nın kabadayıları. Yanlış anlaşılmasın ‘mafya babası' değil; Silah kaçakçılığı, uyuşturucu gibi işler yok... Bileği güçlü, icabında iyi bıçak kullanan, haksızlıklara boyun eğmeyen, hapse girip çıkmış; Mahallenin saygınlığını kazanmış, sözleri çevresinde yazısız kanun gibi uygulanan... Racon kesen yani... Girdi mi kahveye; "Var mı ulan bana yan bakan?..." Birisi kalkıp itiraz etmiyorsa bilin ki o mahallenin kabadayısı... Ama saygılılar aynı zamanda; Okumuş yazmış, aydın kişilere hürmette kusur etmez. Hele cezaevinde tanışmışlarsa... xxx Çoğunun öyküsü, romanı da yazıldı. En ünlüleri Dündar Kılıç ve İnci Baba... Ama her ikisinin de saygıda kusur etmediği bir isim Turhan Temuçin... Hacettepeli Sarı Turhan... Zamanında racon kestiği de çok olmuş... Tıp okumuş, doktor olmuş; Kabadayılığı kahvede bırakmamış. Hem kabadayı, hem doktor, hem yazar, hem de namlı solcu... xxx Numune'nin başhekimliği ayrı bir efsane... 12 Eylül öncesi, bölgenin hakimi ülkücülerle mücadelesi; Kendisi gibi hekim olan eşiyle birlikte mesai saatinden sonra gecekondu semtlerini dolaşıp hasta bakmaları, ilaç dağıtmaları... İşkence görenlere yaklaşımı, polisle kavgaları... Doğru mudur bilinmez dönemin anlı şanlı polis müdürü Kemal Yazıcıoğlu'na tokat attığı bile rivayet edilir... Ve bir de hastaneye düşen kabadayı arkadaşlarıyla ilişkileri... O zamanlar da hapse giren kabadayılar kendisini hastaneye atmanın bir yolunu bulurmuş. Mahkum koğuşu da Numune'de... İnci Baba'nın da şekeri yükselmiş; Numune'ye getirmişler. Ama yattığı koğuşu da beğenmiyor. Soluğu Başhekim'in, Turhan Temuçin'in yanında alıyor; Başlıyor şikayete... "Madem beğenmedin, sen adam et o zaman" cevabı alıyor. Sonrası mahkum doğuşu değil sanki 5 yıldızlı otel odası... xxx Biz tanıdığımızda Gazeteci Turhan Temuçin'di artık... Sık sık UBA'ya gelir, yakın dostları Baki Özilhan ve Nimet Arzık'la keyifli sohbete dalardı. Akis Dergisini yeniden yayınlamaya başlamıştı. Ne yazık ki uzun soluklu olamadı... Yıllardır görmedik kendisini... Kitaplarından izlemeye çalıştık. Meğerse neler neler yapmış; Yozgat'ın Sorgun ilçesinin Cumapakılı köyünde bir bağevi var. Üzerinden ‘Dr. Turhan Temuçin Konukevi' yazıyor. Ankara ise maalesef unuttu...

20 Haziran 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ AYŞE'NİN DNA'SI

AYŞE'NİN DNA'SI 1930'ların Diyarbakır'ı... Cumhuriyet henüz emekleme döneminde... Eğitim devrimi tam olarak gerçekleşmiş değil. Ama Cumhuriyet'le yaşıt küçük kız çocuğu nereden duymuşsa duymuş; "Okuyacağım" demekle kalmıyor, "Biyolog olacağım" diyor. Üstelik inatçı. Bırakın kızları okula göndermeyi, evden dışarı çıkmasının bile ‘namus meselesi' yapıldığı yıllar. Neyse ki Baba ‘aydın' bir memur... Her başarısından sonra ödüllendirmek istiyor; -Kızım sana bilezik alayım... -Hayır baba, beni okula gönder. Ben biyolog olacağım... xxx Liseyi de dereceyle bitirince eğitime devam etmek ister; Öğretmenleri de teşvik eder. Ama yine çevre baskısı... "Sen genç bir kızı tek başına nasıl büyük şehre gönderirsin, oralarda tek başına nasıl kalır..." Baba her şeye göğüs gerip kızını İstanbul'a gönderir; Fen Fakültesi'ne... Genç kızın hayalleri gerçek olmuştur. 4 yıl boyunca devlet bursuyla yakılı okur; Okulunu bitirince de Diyarbakır'a öğretmen olarak döner. Doğup büyüdüğü topraklarda kendisi gibi çocukların kaderini değiştirmeye... xxx Bir gün okula müfettiş gelir; Fen bilgisi dersini izler. Sıra dışı bir öğretmen dikkatini çeker. Ankara'ya dönünce rapor yazar; Zaten Devlet de bilim adamı yetiştirmek yurtdışına gönderilecek zeki gençler aramaktadır. Müfettiş O'nu da önerir. Vali müjdeyi verdiğinde O okuldaki matematik öğretmeni ile evlenmiş, 2 yaşında bir kızı vardır. Çevre yine karşı çıkar ama ne çare... Kocası ve kızıyla birlikte doğru ABD'ye... xxx Master ve doktorayı bitirdikten sonra yeni bilgilerle döner ülkesine. Gazi Eğitim'de başlar öğretmenliğe; Türkiye'yi DNA ile tanıştıran isim olur. Ankara'da Fen Lisesi ile Deneme Lisesi'nin kuruluşunda görev alır. xxx Nermin Karcıoğlu şimdi 89 yaşında. Yıllar önce emekli olup çocuklarının yanına ABD'ye yerleşti. Hala faal bir şekilde Türk derneklerinde çalışıyor. xx Bugünlerde Ankara, Nermin Karcıoğlu gibi inatçı bir bilim kadınını konuşuyor. Prof. Dr. Ayşe Dursun. Nermin Hoca'nın yeğeni. Temellerini halasının attığı Gazi Üniversitesi'nin yönetimine talip. Girdiği yarışta, 9 erkek rakibini geride bırakmayı başardı. Rektörlük için 511 oyla birinci seçildi. Şimdi atanabilmek için önünde iki basamak kaldı. Daha önce, 165 üniversiteden sadece 9'unda kadın rektör bulunmasından yakınan YÖK Başkanı Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya herhalde üniversitede en çok oyu alan Ayşe Dursun'a Köşk'e sunacağı listede haksızlık etmez. Cumhurbaşkanı da atarsa Başkent bir kadın rektöre kavuşur. Gazi'ye de DNA'sında Gazi'lik bulunan kadın rektör yakışır.

13 Haziran 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI-HERGELEN CAMİSİ OLUR MU?

HERGELEN CAMİSİ OLUR MU? Biz kadar ‘İtfaiye Meydanı' desek de; Hemen yakınına ‘Opera' yapsak da; Caddenin adını 'Adnan Saygun' koysak da sonuç değişmiyor. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım orası ‘Hergele Meydanı...' xxx Açıklama Büyükşehir Belediyesi'nden geldi. "İtfaiye Meydanı'nda SGK'nın Maliye'ye devrettiği ve 9 bin 960 metrekarelik arsa üzerine cami ve külliyenin projeleri yapılacak..." Büyükşehir Belediye Meclisi'nde oybirliği bir karar daha alınmış; Konya Yolu'nda üzerinde 14 bin metrekarelik araziye de cami ve yüksek öğrenci yurdu yapılacak. Aslında aylar önce Yenimahalle Belediyesi Başkanı Fethi Yaşar anlatmıştı; "Ulaştırma Bakanımız telefon etti; ‘DHMİ yeni yapacakmış, planı onaylar mısınız' diye. Hemen onaylayıp gönderdik ama Büyükşehir'den geri döndü. Bakan'a söyledim çok şaşırdı. Halbuki bakanlığın hazırladığı projeydi. Meğer Melih Bey yanına cami yapılmasını istiyormuş. Hemen karşısında cami var oysa..." xxx Nereye cami yapılması gerektiği, ihtiyaç olup olmadığı konusunda ahkam kesecek değiliz elbette. Ama Belediye'den açıklama gelince sormadan edemedim doğrusu. Hergele meydanına yapılacak caminin adı ne olacak? Mimarisi nasıl olacak, bölgenin kültürel yapısına nasıl katkı yapacak? xxx Başkent'te ne zaman bir yere cami yapılmaya kalkışılsa tartışması çok olur. Kocatepe Camii'nin projesini efsane Belediye Başkanı Vedat Dolakoy hazırlamış; Kabul edilmeyince de gitmiş Pakistan'a yapmış. Şimdi dünyanın mimarisi en güzel camilerinden biri... Kocatepe'ye gelince, altı otopark, üstü market... Çankaya Köşkü'nün karşısına yapılmaya başlanınca da ortalık ayağa kalkmıştı. İşadamı dostumuz Namık Tanık'ın, genç yaşta hayata gözlerini yuman oğlu Hasan Tanık adına yaptırdığı cami de şimdi mimarisi ile örnek gösteriliyor... xxx Diyanet'in Eskişehir Yolu'nda yaptırdığı cami de bitmek üzere... İçini bilmiyoruz ama çevre düzenlemesine başlandı. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ dün konuğumuzdu; Bu yıl tamamlanacakmış. Önceki Başkan Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, sabah akşam inşaatı kontrol ediyordu; Özellikle iç dekorasyonuna, işlemelerine büyük önem veriyor, mimarisiyle sadece Türkiye'de değil, İslam aleminde örnek bir cami olmasını istiyordu. Her ne kadar Diyanet yöneticileri kızsa da vatandaş adını şimdiden koydu; "VİP Camii..." Bulunduğu konum açısından da ‘VIP' doğrusu... Hemen karşısında MGK, yanında Danıştay, Tarım Bakanlığı, Gümrük Bakanlığı, diğer tarafta Tepe Prime... Trafiği nasıl etkileyecek göreceğiz ama, Bölgenin kültürel yapısına büyük katkı yapacağı kesin. xxx Bazı mekanlar vardır ne yapsanız değiştiremezsiniz. Tıpkı, ‘Hergele'yi, ‘Hergelen' ya da ‘İtfaiye Meydanı' veya ‘Adnan Saygun Caddesi' yapamadığınız gibi. Doğrusu olduğu gibi korumak belki de... İşte o zaman Opera ile Hergele meydanı yan yana olan dünyada tek ülke oluyorsunuz.

10 Haziran 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI/KURTARILMIŞ BÖLGE

KURTARILMIŞ BÖLGELER Kim ne zaman, hangi ortamda yazmış bilmiyorum; Aradan yıllar geçse de hala geçerliliğini yitirmedi. Herhalde kullanmayan siyasetçi de kalmadı. Böyle giderse de daha çok kullanılacak; "Memleketin birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyduğu bu dönemde..." xxx Uzun süreden beri ilk kez izinli olunca avare avare dolaştım Ankara sokaklarında; Kitapçılara girdim, kahvelerde oturdum, parklarda tur attım... Dolmuş, belediye otobüsü, halk otobüsü, metro; Ne kadar toplu taşım aracı varsa bindim... İnsanları, çevreyi seyrettim... Seyrederken de nedense bu söz aklıma geldi; "Memleketin birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyduğu bu dönemde..." Kimisi Coşkun Kırca'ya mal ediyor bu sözü. Maalesef kendisine soramadık. xxx Öyle bir söz ki sürekli bir potansiyel tehlike barındırıyor; Su uyur düşman uyumaz misali... Her an her şey olabilir; Düşman her an saldırabilir. En çok da Başkent sokaklarında... Önlem alınmış zaten... Çıkın dolaşın; Çevrenize dikkatlice bakın... Devlet dairelerine, bakanlıklara alıcı gözle bakın... Genelkurmay, Deniz; Hava; Kara Kuvvetleri... Hadi bunları anlamak mümkün; Hepsi stratejik kurumlar. Peki ya diğerleri... Niye tümünün çevresi yüksek duvarlarla çevrili? Yetmedi, üstünde niye dikenli teller... Anıttepe'de Polis Akademisi'nin bahçesinde bir cafe açılmış... Ama hemen ileriye gidiyorsunuz Karayolları Genel Müdürlüğü'nün çevresi adam boyu tel örgü... Karşısında Devlet İstatistik Enstitüsü aynı şekilde... Kafanızı uzatmanız bile mümkün değil Sanki devletin gizli istatistikleri çalınacak. Ya Türk Patent Enstitüsü... Peki Devlet Malzeme Ofisi... Hangi potansiyel tehlikeye karşı yapıldı o yüksek duvarlar? Duvarların üstündeki mızrak gibi demir çitler hangi düşmandan koruyor? Devlet hangi malzemeyi satın alıyor artık Ofis'ten? Bahçelievler'e doğru devam edin İnönü Bulvarı'ndan... Ortadaki ‘Gökkuşağı'na bakmayın. Orası malum! Şimdilerde ‘kamu pazarı' olduğu zaten; Devlet simit satıyor. Çekinmeden girebilirsiniz yani; korkulacak bir şey yok. Ama Milli Kütüphane; Onlar neden korkuyor? Binaya saldırıp kitapları çalacak ‘potansiyel düşman' var mı? Xxx Örnekleri çoğaltmak mümkün... Başkent'in cadde ve sokaklarını dolduran kamu kuruluşları neredeyse tamamı aynı şekilde; Sanki hepsi birer kurtarılmış bölge. Her birinin çevresi yüksek duvarlarla, demir çitlerle çevrili. Tümünün bahçesi de parkları gölgede bırakacak şekilde düzenli. Gazetemizin hemen arkasında bulunan Orman ve Su İşleri Bakanlığı'nın bahçesi biraz farklı; Ne çiti, ne teli var... Üstüne üstlük bir de ''Çimlere Basınız, Her şey Sizin İçin'' tabelaları asılı. Ama insanlar öyle koşullanmış ki tabelalara rağmen çimlere basan yok. Yalnız, birisi yanılıp bu tavsiyeye uyar da başka bir bakanlığın bahçesine girmeye kalkarsa vay haline...