KÜLTÜREL HAFIZA
Devlet Resim ve Heykel Müzesindeki skandal hala konuşuluyor.
Başkent ‘kayıp tablolar’ sırrını henüz çözemedi.
Kaç tablo kayıp, kaçı sahte kesin rakamlar bilinmiyor.
xxx
Aslında Ankara’da hiçbir şey kaybolmaz;
Her şeyin kaydı mutlaka tutulur.
Ama unutulur;
Gerektiğinde birileri bulur, çıkarır…
xxx
Başkent ‘gizli hazineler’ diyarıdır.
Herhangi bir devlet dairesinde, bir genel müdürün makam odasında çok ünlü bir ressamın tablosunu, eski başbakanlardan birinin masasını, koltuğunu görebilirsiniz.
Atatürk’ün İsmet İnönü’nün yıllarca kullandığı sandalye Meclis’te bir odacının altında olabilir.
Ya da bir ‘Başkan’ın çalışma masasındaki yazı takımının Osmanlı padişahlarından birine ait olduğunu duyarsanız şaşırırsınız.
xxx
Başkent ‘gizli hazineler’ diyarı olmasına rağmen unutkandır.
Çok değil, 20-30 yıl önce bir Cumhurbaşkanının, bir başbakanın oturduğu apartmanda oturan memur bunun farkında bile değildir.
Genç kuşağın ismini bile bilmediği eski Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün adının verildiği mahalle nerede?
Adı Güniz Sokak’la özdeşleşen Süleyman Demirel’in Sıhhiye’de oturduğu apartmanı kim biliyor?
Turgut Özal’ın Beştepe’de hangi evde oturduğundan semtin muhtarının bile haberi var mı?
Romanlara, filmlere konu olan Adnan Menderes – Ayhan Aydan aşkına neresi evsahipliği yaptı?
Atatürk’ün Milli Mücadele’deki ilk karargahı, Ziraat Mektebi’nin yerini bilen, ziyaret eden var mı?
xxx
Siyasetin merkezinde durum böyle…
Ya sanatçılar, yazarlar, şairler…
Özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ‘kültür başkenti’ halinden bir iz kaldı mı?
Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüşünü seven Yahya Kemal Beyatlı, herhalde Meclis’te yatıp kalkmıyordu.
Ahmet Muhip Dranas, Faruk Naifiz Çamlıbel nerede yaşadı…
Orhan Veli’nin hepimizin ezbere bildiği o meşhur, ‘Olmaz ki böyle de yatılmaz ki’ şiirini yazdığı bina yerinde duruyor mu?
Şevket Süreyya Aydemir’in arşivi ne oldu?
Cemal Süreya, şiirlerini, ’99 yüz’ü nerede yazdı…
xxx
Örnekleri, soruları çoğaltmak mümkün…
Ama önemli olan yanıtlarını bulmak.
Bir bilen var mutlaka.
O’nun bilmesi önemli mi, Ankaralılar bilmedikten, merak etmedikten sonra…
xxx
Galiba sorumluluk yerel yönetimlere düşüyor.
Küçük bir plaket hazırlayıp, bir apartmanın kapısına asmak çok mu zor acaba…
“Eski Başbakanlardan …. bu apartmanda oturmuştur” ya da “…şiirlerini burada yazmıştır.”
Maliyeti çok mu yüksek…
23 Mart 2010 Salı
13 Mart 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ KAMYON
KAMYON
Kar neredeyse yarım metreyi buluyordu…
Kereste yüklü kamyon dağ başında kara saplanıp kalmıştı.
Şoförün yanındaki çocuk kapıyı açıp atladı.
Beline kadar gelen karlara aldırmadan hemen tekerlere takoz koydu.
Zincir takılana kadar neredeyse donacaktı…
xxx
Günlerdir Türkiye’yi sarsan ‘bomba yüklü kamyon’ haberlerini her okuduğumda 12-13 yaşlarımdaki karların içindeki o halimi hatırladım.
Benim için en büyük ödül tatillerde babamın kamyonuyla yolculuk yapmaktı.
Bir gün o direksiyona geçeceğim hayaliyle neredeyse bütün ülkeyi dolaşmıştım.
Artık kentlerin içine kamyonların girmesi yasak.
Zira bu trafik yoğunluğunda bir de kamyonlar girerse işler hepten arapsaçına döner.
O dönemde böyle bir yasak olmadığı için o yaşta bütün kentleri kamyonla dolaşmış;
Yol boylarındaki bütün lezzetleri tatmıştım.
Okulların açık olduğu dönemde de eve gelen ürünlerden nerelere kadar gittiğini tahmin edebilirdim.
Kapının kenarında karpuzlar, kavunlar. Bilirdim ki, Adana’dan gelmişler.
Ya da şeftali, belli ki Bursa’dan
Bazen de kapının yanı boş olurdu. O zaman da içim sızlardı.
İş bulamamışlar, o annemin, babamın yüzündeki ağırlığı taşıyamazdım.
Kısacası bir ekmek teknesiydi kamyon.
O kocaman tekne benim için ise tarifsiz meraklarımı kışkırtıp hayaller dünyasına götüren oyuncak…
Bana bilmediğim yerleri anlatırdı.
Çoğu zaman yalvarmalarım boşa çıkar, “derslerin var” cevabı kamyona binmeme engel olurdu.
Bense daha çok asılırdım derslere, ödülü kapabileyim.
Şimdi halkbilimciler arasında da tartışma konusu olan, büyük çoğunluğumuzun dalga geçtiği yazıları kimin yazdığını merak eder dururdum.
Kendi edebiyatı, kendi sanatını yaratmıştı yollar…
Her birinin kasasında yazılar…
Markalar arasında atışma da yaygındı;
“Alırsın Ford, olursun Lord”
Ya da;
“MAN gider dört çeker
Ardından ENTER geçer
BMC verem olmuş
Kahrını FORD çeker”
Sadece bununla kalsa iyi…
At arabalarını süsleyen ‘ressamlar’ teknolojiye ayak uydurmuş, kamyon kasasına terfi etmişti.
Renk renk desenler.
Kimisinde kuğular, kimisinde göller, ormanlar.
Her birinin altında da ressamın imzası…
Çocukluk işte. Aklımda kalmış.
Rüyalarımı süsleyen meslekti ‘kamyonculuk’.
Kaderin cilvesi…
Ortaokuldan liseye geçerken o hayalini kurduğum kamyon çarpışmış,
Baba evde yaralı; kamyon hurda…
Şimdi, ‘kamyonun’ ve ‘kamyoncunun’ ne hale düşürüldüğünü görünce düşünmeden edemedim.
“Kaderin bana bir oyunu mu bu….”
Kar neredeyse yarım metreyi buluyordu…
Kereste yüklü kamyon dağ başında kara saplanıp kalmıştı.
Şoförün yanındaki çocuk kapıyı açıp atladı.
Beline kadar gelen karlara aldırmadan hemen tekerlere takoz koydu.
Zincir takılana kadar neredeyse donacaktı…
xxx
Günlerdir Türkiye’yi sarsan ‘bomba yüklü kamyon’ haberlerini her okuduğumda 12-13 yaşlarımdaki karların içindeki o halimi hatırladım.
Benim için en büyük ödül tatillerde babamın kamyonuyla yolculuk yapmaktı.
Bir gün o direksiyona geçeceğim hayaliyle neredeyse bütün ülkeyi dolaşmıştım.
Artık kentlerin içine kamyonların girmesi yasak.
Zira bu trafik yoğunluğunda bir de kamyonlar girerse işler hepten arapsaçına döner.
O dönemde böyle bir yasak olmadığı için o yaşta bütün kentleri kamyonla dolaşmış;
Yol boylarındaki bütün lezzetleri tatmıştım.
Okulların açık olduğu dönemde de eve gelen ürünlerden nerelere kadar gittiğini tahmin edebilirdim.
Kapının kenarında karpuzlar, kavunlar. Bilirdim ki, Adana’dan gelmişler.
Ya da şeftali, belli ki Bursa’dan
Bazen de kapının yanı boş olurdu. O zaman da içim sızlardı.
İş bulamamışlar, o annemin, babamın yüzündeki ağırlığı taşıyamazdım.
Kısacası bir ekmek teknesiydi kamyon.
O kocaman tekne benim için ise tarifsiz meraklarımı kışkırtıp hayaller dünyasına götüren oyuncak…
Bana bilmediğim yerleri anlatırdı.
Çoğu zaman yalvarmalarım boşa çıkar, “derslerin var” cevabı kamyona binmeme engel olurdu.
Bense daha çok asılırdım derslere, ödülü kapabileyim.
Şimdi halkbilimciler arasında da tartışma konusu olan, büyük çoğunluğumuzun dalga geçtiği yazıları kimin yazdığını merak eder dururdum.
Kendi edebiyatı, kendi sanatını yaratmıştı yollar…
Her birinin kasasında yazılar…
Markalar arasında atışma da yaygındı;
“Alırsın Ford, olursun Lord”
Ya da;
“MAN gider dört çeker
Ardından ENTER geçer
BMC verem olmuş
Kahrını FORD çeker”
Sadece bununla kalsa iyi…
At arabalarını süsleyen ‘ressamlar’ teknolojiye ayak uydurmuş, kamyon kasasına terfi etmişti.
Renk renk desenler.
Kimisinde kuğular, kimisinde göller, ormanlar.
Her birinin altında da ressamın imzası…
Çocukluk işte. Aklımda kalmış.
Rüyalarımı süsleyen meslekti ‘kamyonculuk’.
Kaderin cilvesi…
Ortaokuldan liseye geçerken o hayalini kurduğum kamyon çarpışmış,
Baba evde yaralı; kamyon hurda…
Şimdi, ‘kamyonun’ ve ‘kamyoncunun’ ne hale düşürüldüğünü görünce düşünmeden edemedim.
“Kaderin bana bir oyunu mu bu….”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)