23 Eylül 2014 Salı

HEPİMİZ 'AYNEN' MİYİZ


Bugünlerde ben mi fazla takıntılı oldum, yoksa hemen herkes mi aynı sözcüğü kullanıyor bilmiyorum.
Kendimi, belirli kelimeleri kodlayıp telefonları dinlemeye, mailleri izlemeye alan koca kulaklar gibi hissetmeye başladım.
Birisi ‘aynen’ dediği an ister istemez başımı çevirip bakıyorum.
Galiba tedaviye ihtiyacım var.
Televizyonlarda anlı şanlı profesörler sözde tartışıyor;
En çok kullandıkları kelime ‘aynen’...
Her şeyin uzmanı ‘düşünce’ kuruluşlarının, her şeye maydanoz elemanları çıkmış ekranlara bir yerlere mektup yazıyor;
En çok kullandıkları kelime ‘aynen’…
İki genç oturmuş –kadın erkek fark etmez- arkadaşlarını çekiştiriyor, yine ‘aynen’…
Otobüste, dolmuşta, parkta, cafelerde sohbetlerin ortak noktası ‘aynen’...
Herkes mi aynı düşünür oldu, hiç kimsenin farklı bir görüşü mü yok ya da farklı görüşünü seslendirmeye cesareti mi bilinmez ama  ‘aynen’ler havada uçuşuyor.
Hiç kimse karşısındakine “pardon”, deyip “ama” deyip itiraz etmiyor, “aynen” deyip bitiriyor.
Kim bilir, belki de “yeter artık, sus”un gizli anlamı olsa da ‘aynen’nden sonra devam ediyor sohbetler…
Sadece muhabbetlerde kalsa iyi;
Yazı dilimize girdi sonunda.
Zaten bozuk Türkçeli,yanlış imlâlı iki üç satırdan ibaret facebook, 140 karakterden ibaret twitter yazılarımıza yorum gecikmiyor:
Aynen…”
Türk Dil Kurumu’na soruyorum, “Aynen ne demek” diye…
Arapça kökenliymiş, “a'ynen yazılırmış,Olduğu gibi, hiçbir değişiklik olmadan, aynıyla” demekmiş,
Altına da Elif Şafak’tan alıntı yapmışlar:
“Benimki de ne yapsın, ne gördüyse aynen sürdürüyor."
Dayanamayıp, her şeyi bilen Google hazretlerine soruyorum:
Hepimiz aynen miyiz?”
Yanıtını sevgili arkadaşım Elif Key veriyor.
O da zamanında yazmış, diken.com.tr’de…
Aynen’in askerleriyiz” diye, fazla söze gerek bırakmamış:
Aynen beş harflik bir çukur ve biz artık kendimizi ifade etmek için hiç zahmet etmiyoruz. Nasılsa aynen var. Bir de aynen’in kardeşleri: Dev, net, aşırı, kesin
Başka söze gerek var mı?

Aynen yani

DEVLETİN KAYIP ŞİFRELERİ


Yazıyı baştan sona okumaya zamanı olmayanlar ya da sıkılacaklar için baştan söyleyelim.
Kayıp olan devletin kasasının şifreleri…
Üstelik bu kadar da değil, anahtarı da kayıp…

Öyküyü baştan alırsak;
Ulus’ta, Ankara Valiliği’nin hemen yanında, Cumhuriyetin sembol yapılarından bir bina var.
Taş bir yapı.
Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra, 1925 yılında yapılmış ve yıllarca Başbakanlık olarak kullanılmış.
İsmet, İnönü, Adnan Menderes dahil çok sayıda Başbakana ev sahipliği yapmış.
Kızılay’daki Başbakanlık binası yapılınca da Maliye’ye devredilmiş.
Bizim gazeteciliğe başladığımız 80’li yıllarda Maliye Bakanlığı olarak kullanılıyordu, mesleğimiz elden alındığında ise dönemde ise Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’na ev sahipliği yapıyordu.
Bugün görevden alındığı için “üzüldüğü”nü söyleyen Hayati Yazıcı (ki üzülmekte haklı, çünkü Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllarca avukatlığını yaptı, kendisini ceza almaktan kurtardı, yasağının kaldırılması için uğraştı. Yıllar sonra kabine dışında kalmayı içine sindiremedi tabii…) ise Bakanlığın başında bulunuyor ve merhum Başbakan Adnan Menderes’ten kalma telefonu kullanmakla övünüyordu.  
Hayati Yazıcı, o günlerde çalıştığımız gazetede ziyarete gelince o tarihi binayı hatırlatıp, “Devletin kasasının üzerinde oturuyorsunuz, biliyor musunuz” diye sorduğumda çok şaşırmıştı.
Tarihi binanın bodrumunda Türkiye Cumhuriyeti’nin devasa boyutlardaki ilk kasasının bulunduğundan haberi yoktu.
Hemen bürokratlarını aradı;
Doğruydu, evet, binanın bodrumunda devletin kasası vardı.
Benim derdim ise kasayı görmekti.
Kendisinden söz aldık, kasayı beraber açacak, içini beraber dolaşacaktık
Aradan bir süre geçti, ses soluk çıkmayınca Basın Müşavirini aradık, yanıtı şaşırtıcıydı:
-Abi, Bakan bey söz verdi, sözünde duracak ama ciddi bir engel var.
 -Hayırdır, ne engeli?
-Abi,  ne olur yazma ama kasanın anahtarını bulamıyorlar, anahtarı bulsalar bile kasanın şifresini bilen yok. Bakan bey talimat verdi, araştırılıyor. Bulunur bulunmaz sana haber vereceğiz.
Basın müşaviri arkadaşla bu muhabbetten kısa süre sonra ben gazeteden atılma onuruna eriştim.
Zaten bakanlık da bir süre sonra Eskişehir Yolu üzerindeki yeni binasına taşındı.
Yeni binayı önünden geçerken görüyorum. İçi nasıldır bilmiyorum ama son teknoloji ürünü diyorlar.
Son teknoloji ürünü bina nasıl oluyor, benim kafam almıyor ama mimarisinin Ulus’taki tarihi bina ile yan yana konursa iç açıcı olmadığı kesin.
O tarihi eski bina ise yabancı devlet adamlarının ziyaretinde kullanılmak üzere ‘gösterişli’ bir konukevine dönüştürülecekmiş.
“Tadilat başladı” diye yazmıştı bir ara matbuat…
Kasa ne oldu, anahtarı bulundu mu, şifresi öğrenildi mi?
Bilemiyorum ama bizim öykünün meşhur fıkraya dönüştüğü kesin.
-Ağaç nerede?
-Balta kesti -Balta nerede?
-Suya düştü
-Su nerede?
-İnek içti
-İnek nerede?
-Dağa kaçtı
-Dağ nerede?

–Yandı, bitti kül oldu.

12 Kasım 2012 Pazartesi

HEPSİ HAYAL OLDU

Haber gazetelerde genellikle aynı başlıkla çıktı. ‘Hayali ihracatın mucidi öldü' 9'uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in yeğeni Yahya Kemal Demirel'in 62 yaşındaki vefatı böyle duyuruldu. xxx Televizyonlarda ‘son dakika'ları görünce aklıma önce Örsan Öymen ile Uğur Mumcu geldi; Bir döneme damgasını vuran sunta yolsuzluğu... 1975 Ekim ayında, Anka Ajansı, Yahya Demirel'in hayali mobilya ihracatını ortaya çıkarmış; Ardından ‘Mobilya Dosyası' adıyla kitap haline getirerek yayınlamış. ‘Hayali ihracat' kavramı da literatüre bu haberle girmiş. Biz o dönemler çocuktuk. Gazetelerden hayal meyal hatırlıyoruz. Öyküsünü ise yıllar sonra öğrendik. xxx 1987'de kalp krizi sonucu 49 yaşında aramızdan ayrılan Örsan Öymen'le tanışma şansım olmadı. Pek çok gazetecinin yetişmesine öncülük etmiş; Ama ağabeyi Altan Öymen'in katkısı unutulmaz. Hem kurduğu Anka'da uzun yıllar çalışıp, hem de sohbetlerinden ‘feyz' alma fırsatımız oldu. Galiba o sohbetlerden aklımızda kaldı. xxx Örsan Öymen, Almanya'dan gelip Anka'da çalışmaya başlayınca çevresindeki genç gazetecilere sık sık öğütler veriyormuş: "Büroda oturmayın, çıkın dolaşın. Hatta memurların işten çıkış saatinde gidin, onlarla birlikte belediye otobüsüne binin. İnsanlar işyerinde rahat konuşamaz. Dışarıda, arkadaşlarına dert yanar, haksızlıkları anlatır. Oradan kulağınıza bir şey takılır. Bakarsınız büyük iş çıkar..." Çıkar da nitekim. xxx Bazen gündeme damgasını vuran büyük haberlerin arkasında ‘komplo' aranır. Mutlaka ‘birileri sızdırmıştır' denir. Bazen de küçük tesadüfler vardır. xxx Tavsiyeye uyan bir muhabir, belediye otobüsünde giderken kulak kabartır önünde oturanların konuşmalarına. Sık sık Demirel lafı geçmektedir. Ama o günlerin Başbakanı Süleyman Demirel değil. Yahya Kemal Demirel. Hazine'de çalışan memur, daha 25 yaşındaki bir gencin 20-25 milyon liralık büyük bir işi nasıl yaptığını merak etmektedir. O döneme göre epey büyük bir rakam. Arkasından ekip devreye girer; Uğur Mumcu, Örsan Öymen, İsmet Solak... Araştırma başlar, sonunda belgelere ulaşılır. Yeğen Demirel'in başarısının sırrı anlaşılır. Ceviz yatak odası diye ihraç edilen ürünlerin sunta parçaları olduğu ortaya çıkar. Örsan Öymen İsviçre'ye gider; Mobilyaları ihraç ettiğini beyan ettiği firma da yoktur, hayalidir. Yayınlandığında adeta yer yerinden oynar. Xxx Kaderin cilvesi... O dönemler, ‘Demokrat İzmir' gazetesinin Yazı İşleri Müdürü, eski CHP milletvekili Akın Simav, ‘Sunta Yolsuzluğu' yazısı nedeniyle Demirel'e hakaretten cezaevine girer. Koğuş arkadaşı da Yahya Demirel'dir. xxx Biz bu öyküden çok ders çıkardık. Umarız, bir daha böyle dersler çıkarılacak olaylar yaşamayız.

8 Kasım 2012 Perşembe

BASIN BAYRAMI

24 Temmuz, Türk basını için simge bir gündür; ‘Basın Bayramı' olarak kutlanır. Her 24 Temmuz'da çok sayıda mesaj yayınlanır; Hemen hepsi "Türk basınında sansürün kaldırılmasının..." diye başlar... xxx Geçen hafta Resmi Gazete'de yayınlanan bir düzenlemeyi görünce, bir kez daha "yıllardır biz neyi kutluyoruz" diye düşünmeden edemedim doğrusu. 46 yıldır yürürlükte olan bir yönetmeliği kaldıran tek cümlelik bir değişiklikti. Meğer 11 Temmuz 1966 tarihinde ‘Sansür Yönetmeliği' çıkarılmış. Uygulanmasından Milli Savunma Bakanlığı sorumlu. Gerçi sadece savaş ve sıkıyönetim dönemleri için geçerli ama... Öyle ilginç düzenlemeler var ki; İnsan şaşırıyor, bunları nasıl akıl ettiler diye: -Mektuplar iki sayfadan fazla olamaz. Her sayfada 25 satırdan fazla yazı bulunamaz. Yazılar kağıdın yalnızca bir yüzüne yazılır. Astarlı zarf kullanılamaz. - Her türlü gönderide şifre ve stenografi olamaz. Cümlelere bir anlam verilmeyecek yazılar yer alamaz. -Şehirlerarası konuşmalar Türkçeden başka bir dilde yapılamaz. Açık konuşulmayan kapalı ve imalı kelimeler kullanılan konuşmalar derhal kesilir. -Gazetelere reklam ve ilan verenlerin kimlikleri yetkili makama bildirilecek. Muhtevası anlamlı olan ilan ve reklamlar yayınlanmaz. -Türk halkı ve askerlerin moraline zarar verecek haberler yasak. -Sansür kurulunun izin vermediği hiçbir kitap yayınlanamaz. -Kişilere ait fotoğraflar sansüre tabi tutulur. Foto muhabirlerinin çektiği fotoğraflar sansür kurulunca sansür edilir. -Fotoğraflar, bulundukları bölgede banyo edilerek sansüre tabi tutulur. Banyo sırasında da sansür kurulundan birisi hazır bekler. Banyo edilecek ortamın bulunmadığı ortamda fotoğraf makinesi ile dolaşmak dahi yasaktır. -Hiçbir tiyatro ve sinema eseri sansürden geçmedikçe gösterilemeyecek. -Gramafon plakları ve basılmış müzik eserleri de sansüre tabi. - Körler için basılan kabartma baskılı yazılar ancak uzman personel kontrol ederse gönderilebilecek. xxx 24 Temmuz 1908'de 2. Meşrutiyet ilan edilince o dönemin gazeteleri, 1876'dan kalma sansür kararnamesini uygulamama kararı almışlar. Aynı gece gazete provalarını görmek için gelen sansür memurlarını kovmuşlar. İşte o günden buyana 24 Temmuz ‘basın bayramı' olarak kutlanıyor. xxx Resmi Gazete'nin internet sitesinde ‘sansür' yazıp arama yaptırınca üç sonuç çıkıyor. Birisi, 25.10.1923 tarihli; "Sansürün İlgâsına Dâir Dâhiliye Vekaletinin 7 Teşrîn-i Evvel 339 Tarihli Kararnâmesi..." Arapça harflerle olduğu için içeriğini okuma şansımız olamadı. Diğeri 11.07.1966 tarihli ‘Sansür Yönetmeliği..." Sonuncusu ise "Sansür Yönetmeliğinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Yönetmelik." Tarihi yeni: 30.10.2012 Acaba, 30 Ekim'i ‘yeni basın bayramı' mı ilan etsek...

4 Kasım 2012 Pazar

ÖZGÜR AYRILIK

Ankara öyle kolay veda edilebilecek; Arkana bile dönüp bakmadan çekip gidilebilecek bir kent midir? Her veda edeni gördüğümde, yanıtsız sorularla boğuşur dururum. xxx Ankara'ya ilk veda yazısını okuduğumda galiba üniversite yıllarıydı. O dönemlerin genç akademisyeni Ertuğrul Özkök hem üniversite hem Ankara ile vedalaşırken arkasından yazmak bir başka akademisyene düşmüştü. Emre Kongar; O günlerin sanat dergilerinden birinde yayınlanan yazı; sadece veda yazısı değildi. 12 Eylül döneminin Başkent'in içini nasıl boşalttığının; Kültürün, sanatın, sanatçının küstürüldüğü, üretken insanların uzaklaştırıldığı bir Başkent'in geleceğini tartışıyordu satır aralarında. Hoş; sonra kendisi de terk edip gitti ya... xxx Benzer bir yazıyı kaleme almak çok istedim gidenlerin arkasından; Özellikle can dostum Hıdır Göktaş Alaçatı'ya doğru yelken açtığında; İçimden gelse de kalemim zorlandı. Kıskandım belki de; "Çok sıkılacaksın çok" demekle yetindim. Xxx Sosyal paylaşım sitelerinden birinde karşılaşınca benzer bir veda yazısıyla; Yeniden daldım yanıtsız sorulara... Özgür Çoban; Tanıdığımda mesleğe ilk adımlarını atmaya çalışıyordu, Anadolu Ajansı'nda. Sonraki yıllarda fazla karşılaşmasam da uzaktan izlemeye çalıştım. Özgür de vedalaşmış Ankara'yla. Çekmiş gitmiş çok uzaklara. Veda yazısını da çok önceden yazmış: xxx "Bir hazırlık arifesindeyim. Telaş kapladı dört bir yanımı. Bir gidişin eşiğindeyim. Çocukluğumun, gençliğimin topraklarından kopuşun öncesindeyim. Gideceğim, dönmemek pahasına. Bir yürek sarasına tutuldum. Oksijen genzimi yakıyor, soluyamıyorum gönlümce. Vedalaşıyorum yavaş yavaş bu kentin kuşlarıyla, ağaçlarıyla. Özlememek elde mi? Sinmiş kokusu üzerime. Bir ayrılık havası hasıl oluyor gökyüzünde. Kaplıyor her yanı. Mutlu muyum? Bilmiyorum bu sorunun yanıtını. İlk aşk, ilk heyecan, ilk hüzün, ilk öpücük, ilk kalp ağrısı. Asılı bu topraklarda hepsi. Onlar burada kalacak. Belki anlamsız, belki biçare. Hiç kimseye ait olamamanın verdiği acıyı tadacaklar ilk kez. Bense yeni topraklarda yeni hüzünler, yeni sevinçler, yeni kalp ağrıları yeşerteceğim belki. Gidiyorum... Bu kentin unutmasını bekleyeceğim beni. Kalpten helalleşiyorum davamla, dedim ya bir ayrılık havası hasıl oldu bugünlerde gökyüzünde. Ağız dolusu bağıra bağıra yaşadım bu toprakları. Her çiçeğine gönlüm kaydı, her kuşun kanat çırpışı büyüledi beni. Ama hayat çekiştiriyor paçamdan. Ciğerimin bir parçası burada, gözlerimi hayata açtığım bu topraklarda kalacak biliyorum. Bu kopuş yaralıyor, incitiyor. Sesi benim sesim gibi, yüzü benim yüzüm gibi olan insanları bırakmak zor geliyor. Gidiş yakın, biliyorum kaybetmeyeceğim dönüş yolunu. Diyor ya şarkıda, ‘yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe' Sonra bir gün belki yine dönerim bu bedbaht, melankolik kente. Gidiş yakın... Kederli bir veda havası hasıl oldu bu kentin üzerinde." xxx Gidenlerin yeri kolay doluyor bu vefasız kentte. Kolay insanlarla...

24 Ekim 2012 Çarşamba

TAHTACI BAYRAMI

Anıtkabir'i hiç böyle gördüğünüz mü bilmiyorum. Cıvıl cıvıl, rengarenk... Yıllardır defalarca gittim, hiç böyle bir manzara ile karşılaşmadım xxx Biz Ankara Valiliği'nin ‘yasak' kararı ile uğraşırken geldi fotoğraf, Bazı gruplar, 29 Ekim öncesi, "Cumhuriyet Bayramı'nda 1. Meclis'in önünde toplanma" çağrısı yapıyor; Valilik ise "kanuna aykırı, gerekli yasal işlemler yapılacaktır" diye uyarıyordu. Eyleme katılan olursa "güvenlik güçleri tarafından engellenecek." Eylem denilen de "Cumhuriyet Bayramı..." 29 Ekim günü Ulus'ta yaşanabilecekleri gözümüzün önüne getirmeye çalışırken neyse ki dostumuz Faruk Demir girdi içeriye... Aldı götürdü, olası karanlık görüntüleri; Rengarenk bu fotoğrafı koydu. O fotoğraf bugün HT Ankara'nın birinci sayfasında. xxx 'Tahtacı Kültür, Eğitim, Kalkınma ve Yardımlaşma Derneği' üyeleri gelmiş İzmir'den. Faruk Demir almış Anıtkabir'e götürmüş. İyi ki de götürmüş. Her zaman devlet ciddiyeti içinde hareket edilen; Devlet protokolünün siyah ve gri, askeri protokolün yeşil üniformaları ile görmeye alıştığımız Anıtkabir'de bu fotoğraf çıkmış. Xxx Tahtacılar, bu ülkenin en az bilinen kesimlerinden. Kaynaklara baktığınızda ortak şu cümle şu: "Tahtacılar Ege ve Akdeniz bölgelerinde yaşayan Alevilerdir" Onun dışındaki bilgiler çelişkili. Yavuz Sultan Selim'in tahta geçmesinden sonra; Alevilere karşı yaptığı zorbalıklara boyun eğmektense, dağlarda yaşamayı tercih edenler olduğunu yazanlar da var; Fatih'in İstanbul'u fethederken kullandığı gemileri yapması için Toroslar ve Kazdağları'na gönderdiğini söyleyenler de. xxx Tahtacılar'la ilk kez rahle-i tedrisatından geçmekle her zaman övündüğüm, 8 yıl önce kaybettiğimiz ustam rahmetli Müşerref Hekimoğlu sayesinde tanıştım. Altınoluk'tan Akçay'a doğru giderken, yolun 15. kilometresinden sağa sapıp iki kilometre kadar tırmanınca Körfezin mavisi ile sırtını yasladığı Kaz Dağlarının yeşilinin içine saklanmış bir köyde. Tahtakuşlar Köyünde... Alibey Kudar... Geleneklerinin, göreneklerinin kaybolmaması için doğup büyüdüğü köyünde, iğneyle kuyu kazarcasına Etnografya Müzesi kurmuş; Devletin değil ama UNESCO'nun desteğini almayı başarmıştı. Her Köy Enstitülü öğretmen gibi kendisini eğitime adamıştı. xxx Anıtkabir fotoğraflarını görünce yeniden hatırladım Alibey Kudar'ı. Bize müzeyi gezdirirken anlatmıştı; Kazdağları'ndaki Tahtacı köylerinde yaşayanlar bayramlarını, düğünlerini mezarlıklarda kutlarmış. Mutluluklarını öbür dünyaya göçen atalarıyla paylaşırlarmış. Kadınların, neden bayram kıyafetleriyle geldiği, neden Anıtkabir'de yüzlerinin parladığı belki kültürlerinde gizli.

21 Ekim 2012 Pazar

EMİRLERİN DRAMI

Başkent bambaşka bir drama sahne oldu bu hafta... Her gün onlarcasına tanık olduğumuz; artık kanıksadığımız trafik kazalarının yol açtığı bir dram... Ama bu kez zincirleme bir dram... xxx "Genç yaşında geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetti..." Benzerini gazetelerde, televizyonlarda, radyolarda defalarca duyabileceğimiz bu haberle ilgili gelişmeleri hafta boyunca izledik. Yaşamının baharında trafik kazasına kurban verilen genç 22 yaşındaki Emir Hilmioğlu'nun babası eski rektör, 'Ergenekon' davası sanığı Fatih Hilmioğlu olunca o melun kaza bambaşka anlam kazandı. Üstelik kanser hastası olan Baba Hilmioğlu, oğlunun cenazesine katılmak için birkaç günlüğüne cezaevinden çıkarılmasına rağmen acısını evinde, eşiyle paylaşmasına izin verilmeyince skandala dönüştü. Üç yıldır cezaevinde olan bilim adamı, ‘kaçabilir' endişesiyle gece Sincan Cezaevinde tutulunca işe siyaset karıştı. Bir babaya yaşayabileceği en ağır acı, katmerli şekilde yaşatılınca nutuklar atıldı, ‘çözüm' için sözler verildi. Cenaze töreni ise bambaşka sürprizlere sahne oldu. Acıyı paylaşmak için aynı görüşte, aynı ideolojide buluşmak gerekmiyordu. BDP'li Sırrı Sakık'tı o isim. Evlat acısının ‘öteki mahallesi', ‘karşı kampı' yoktu... xxx Hafta boyunca hep kalanlar konuşuldu; Giden hep unutuldu. Emir, Emirler kolay yetişirmiş gibi; xxx Emir'in öyküsünü de Habertürk Televizyonu'ndan arkadaşımız Anıl Ergin yazdı; Yazdı yazmasına da o hengame arasında dikkatlerden kaçtı gitti... Emir Hilmioğlu Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisiydi. Ama hayata kendisini sadece bir avukat olmak üzere hazırlamıyordu. Ankara Sanat Atölyesi ve Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde oyunculuk dersleri alıyordu; aynı zamanda kısa filmler üzerinde çalışıyordu. Son olarak "Kolo'nun Mirası" adıyla bir film çekmiş; Ankara'yı anlatmıştı. Babası cezaevinde olmasına rağmen bütün yoklukları aşmayı bilmiş, Kısıtlı imkanlarla, dar bütçeyle bir belgesel yapmış; Ankara'nın efsanevi belediye başkanlarından Vedat Dalokay'ı anlatmıştı. O film, 4. İstanbul Uluslararası Mimarlık ve Kent Filmleri Festivali'nde yer aldı. Mimarlar Odası Ankara Şubesi'nin "Çocukça Kısa Film Yarışması"nda teşvik ödülü almaya hak kazandı. Ama ölüm, sevincini kursağında bıraktı. Ömrü, 16 Kasım'da yapılacak törene, ödülünü kaldırmaya yetmedi. xxx Biz Emir'i trafik terörü nedeniyle; Babasının adı yüzünden tanıdık. Tanıdığımızda çok geçti. Keşke biraz daha zamanı olsa; Duruşmalardaki savunmalarıyla, yaptığı belgesellerle tanısaydık. Emirler kolay yetişmiyor; Onları yetiştirenler de.