YALI BASKI
Meteoroloji’nin istatistiklerine bakılırsa son 84 yılın en fazla yağmuru yağmış.
Aslında istatistiklere gerek yok.
Pencereden bakmak yeterli;
Nihayet Ankara’ya deniz geldi…
Yakında balık adamlar görev yapmaya başlayacak.
xxx
Yıllardır İzmir ve İstanbul karşısında boynumuz büyük kalırdı…
Ne zaman sohbet açılsa, Ankara’yla övünmeye kalksak aynı yanıt gelirdi;
-İyi de denizsiz kent çekilir mi?
Kendimizce karşılık bulmaya çalıştık.
Süslü cümlelerle kendimizi savunduk;
-İstanbul’un denizi varsa Ankara’nın deniz gibi engin dostlukları var.
xxx
Biz Ankaralılar eksiğimizi Mogan’la Eymür’le gidermeye kalksak da gizleyemezdik deniz özlemimizi.
Belki onun içindir Ankara’nın dört bir yanındaki binaların ‘yalı baskı’ ile donatılması.
Özellikle Çayyolu ve Batıkent’teki villaların ‘yalı’ benzeri yapılması…
Deniz kıyısındaki nemli ortamlara özgü yalıtım, Ankara’nın bozkırında büyük ilgi çekti.
Hemen her mahallede ‘siding’ dükkanları açıldı.
O kadar abarttık ki, apartmanlara bile ‘yalı baskı’ yapmaya başladık.
Boğaz’daki yalı sahiplerini kıskandıracak cinsten…
Pembesi, mavisi, beyazı…
xxx
Deniz özlemimizi martılarla giderdik.
‘Ankara’da martı olur mu’ demeyin.
Sesini duyarsanız şaşırmayın, gökyüzüne bakın…
Gelen ses ne gaiptendir ne de başka bir kuştan…
Yolunu arayan bir martıdır…
Hiç görmediyseniz balık halinin yakınından geçerken başınızı yukarıya kaldırın…
Balıkçı kamyonlarının peşine takılıp yolu Başkent’e düşen martıları seyredin.
Şaşkın biçimde yönünü arayan martıları…
Kimi Gölbaşı’na doğru kanat çırpar;
Kimi Bayındır Barajına ulaşır.
Çoğu hemen yakındaki Hatip Çayının üzerinde…
xxx
Belki çelişkili olacak ama ‘yalı baskı’ da yakışıyor Ankara’ya, martı da.
Hele martı…
Ankara’da yaşamak, Richard Bach’ın o müthiş romanındaki martı Jonathan gibi her türlü zorluk karşısında yılmamak, mücadele etmektir.
Hiç düşmemek değil, her düştüğünde ayaklarını daha sıkı basarak ayağa kalkabilmektir.
Her seferinde daha yüksek, daha derin hedefler seçmektir.
Özgürlüktür, ekmeğinin peşinden koşabilmektir.
Denizi olmayan Ankara’da denize özlem içinde, ne aç, ne açıkta ama sırtı da pek olmadan yaşayıp gitmektir;
Hedeflerini kaybetmeden…
30 Ekim 2010 Cumartesi
26 Ekim 2010 Salı
HABERTÜRK YAZILARI- VEFA VE VEDA
VEFA VE VEDA
"Ankara'da vefa diye bir semt yoktur; Ankara baştan aşağı bir vefa semtidir"
Tümüyle doğru mudur?...
Bilemem.
Nerede okudum bu cümleyi, bir şaire mi ait anımsamıyorum ama dün Kocatepe Camii'nin avlusunda yine aklıma takıldı.
Baykal ile Bahçeli dün yan yana saf durmuştu;
Eski bir dosta veda ederken en güzel vefa örneğini sergiliyorlardı.
xxx
Belovacıklı soyadı, CHP ile uzaktan yakından ilgisi olanlara tanıdık gelir.
Özellikle 12 Eylül öncesi kuşaklara.
Baba, ‘efsanevi' Ankara İl Başkanıdır.
1975'lerde Genel Başkan tarafından görevden alındığında, "Ne denli haksız olursa olsun partimizin iç sorunudur" diyebilecek kadar siyaseti çıkar için yapmayan bir siyasetçi.
Yeğeni ise Gençlik Kolları Başkanı;
Kürsüde "Güneşin zaptı yakın" diye şiir okuyan bir gençlik önderi.
xxx
Baba Murat Belovacıklı'yı da yakından tanıma fırsatım olmadı;
Oğul Hasan Belovacıklı'yı da.
Her ikisinin öyküsünü de bir başka oğuldan, Mete'den dinledim sık sık.
Aragon'dan okuduğu dizeler arasına sıkıştırırdı, babayı da ağabeyi de.
İkisi de moda deyimle ‘rol modeli' idi yaşamında.
Bir oğulun babasından da ağabeyinden böylesine gururla söz etmesini kıskanırdım belki.
xxx
12 Eylül sonrası, öncesi kadar aktif olmadı siyasette ‘Belovacıklı' soyadı.
Evet, 12 Eylül öncesi kan akıyordu, 12 Eylül'de durdu...
Ama bazı değerler de durmuştu sanki 12 Eylül'de.
O değerleri oğullarına aktarmış ama siyasette bulamayacağını anlayınca uzak kalmıştı sanki.
xxx
Dün Kocatepe'de babasını yolcu ediyordu Mete...
Babasını yitiren her evlat gibi üzgün ama gururlu.
Babadan miras değerleri oğluna aktarmaktan gurur duyan her baba gibi dik;
İçine atamadığı gözyaşlarını siyah güneş gözlükleriyle saklamaya çalışan her evlat gibi üzgün...
xxx
Sadece İl Başkanlığı yapmamıştı Murat Belovacıklı Ankara'da.
Başkent'in bir başka efsane ismi Vedat Dolakay'ın Belediye Başkanlığı döneminde ‘başkanvekilliği' yapmıştı uzun süre.
Ankara'nın her sokağında emeği vardı.
xxx
Siyasette ‘vefa' var mıdır bilmem ama, dün Kocatepe avlusunda bir vefa örneği sergileniyordu.
Siyasetin farklı yüzleri, Ankara siyasetinin 12 Eylül öncesinin ‘efsane' ismi için bir aradaydı.
Eski Genel Başkan Baykal her zamanki gibi Yılmaz Ateş ile gelmişti. Grup toplantısı nedeniyle Kılıçdaroğlu gelememiş; Yardımcısı Gürsel Tekin'i göndermişti. Genel Sekreter Önder Sav aileye başsağlığı diledikten sonra ayrılmıştı. Eşref Erdem de oradaydı.
Eski siyasetçiyi ‘rakip' politikacılar da unutmamıştı; dostluk ön plandaydı.
Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, hükümet adına cenaze namazındaydı. MHP Lideri Devlet Bahçeli de kurmaylarıyla birlikte saf tutuyor, tabuta omuz veriyordu.
xxx
Murat Amca bugün Gerze'de toprağa verilirken değerlerini miras bıraktığı Ulaş'ı çok uzakta acı içinde.
Belki de babasının yerine, Ankaralı bir şairin, Akif Kurtuluş'un dizeleriyle seslenmek gerek ona;
"Tren ayrıldı, unutulan bir takvimin son yaprağında
kum saatinde bir 'yitik çocuk' olarak kaldım
zaman'ın dışında yer verilmişti, ne kadar sevsen de
sevgilimin gözlerine bir leke gibi bıraktım sessizliği"
"Ankara'da vefa diye bir semt yoktur; Ankara baştan aşağı bir vefa semtidir"
Tümüyle doğru mudur?...
Bilemem.
Nerede okudum bu cümleyi, bir şaire mi ait anımsamıyorum ama dün Kocatepe Camii'nin avlusunda yine aklıma takıldı.
Baykal ile Bahçeli dün yan yana saf durmuştu;
Eski bir dosta veda ederken en güzel vefa örneğini sergiliyorlardı.
xxx
Belovacıklı soyadı, CHP ile uzaktan yakından ilgisi olanlara tanıdık gelir.
Özellikle 12 Eylül öncesi kuşaklara.
Baba, ‘efsanevi' Ankara İl Başkanıdır.
1975'lerde Genel Başkan tarafından görevden alındığında, "Ne denli haksız olursa olsun partimizin iç sorunudur" diyebilecek kadar siyaseti çıkar için yapmayan bir siyasetçi.
Yeğeni ise Gençlik Kolları Başkanı;
Kürsüde "Güneşin zaptı yakın" diye şiir okuyan bir gençlik önderi.
xxx
Baba Murat Belovacıklı'yı da yakından tanıma fırsatım olmadı;
Oğul Hasan Belovacıklı'yı da.
Her ikisinin öyküsünü de bir başka oğuldan, Mete'den dinledim sık sık.
Aragon'dan okuduğu dizeler arasına sıkıştırırdı, babayı da ağabeyi de.
İkisi de moda deyimle ‘rol modeli' idi yaşamında.
Bir oğulun babasından da ağabeyinden böylesine gururla söz etmesini kıskanırdım belki.
xxx
12 Eylül sonrası, öncesi kadar aktif olmadı siyasette ‘Belovacıklı' soyadı.
Evet, 12 Eylül öncesi kan akıyordu, 12 Eylül'de durdu...
Ama bazı değerler de durmuştu sanki 12 Eylül'de.
O değerleri oğullarına aktarmış ama siyasette bulamayacağını anlayınca uzak kalmıştı sanki.
xxx
Dün Kocatepe'de babasını yolcu ediyordu Mete...
Babasını yitiren her evlat gibi üzgün ama gururlu.
Babadan miras değerleri oğluna aktarmaktan gurur duyan her baba gibi dik;
İçine atamadığı gözyaşlarını siyah güneş gözlükleriyle saklamaya çalışan her evlat gibi üzgün...
xxx
Sadece İl Başkanlığı yapmamıştı Murat Belovacıklı Ankara'da.
Başkent'in bir başka efsane ismi Vedat Dolakay'ın Belediye Başkanlığı döneminde ‘başkanvekilliği' yapmıştı uzun süre.
Ankara'nın her sokağında emeği vardı.
xxx
Siyasette ‘vefa' var mıdır bilmem ama, dün Kocatepe avlusunda bir vefa örneği sergileniyordu.
Siyasetin farklı yüzleri, Ankara siyasetinin 12 Eylül öncesinin ‘efsane' ismi için bir aradaydı.
Eski Genel Başkan Baykal her zamanki gibi Yılmaz Ateş ile gelmişti. Grup toplantısı nedeniyle Kılıçdaroğlu gelememiş; Yardımcısı Gürsel Tekin'i göndermişti. Genel Sekreter Önder Sav aileye başsağlığı diledikten sonra ayrılmıştı. Eşref Erdem de oradaydı.
Eski siyasetçiyi ‘rakip' politikacılar da unutmamıştı; dostluk ön plandaydı.
Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, hükümet adına cenaze namazındaydı. MHP Lideri Devlet Bahçeli de kurmaylarıyla birlikte saf tutuyor, tabuta omuz veriyordu.
xxx
Murat Amca bugün Gerze'de toprağa verilirken değerlerini miras bıraktığı Ulaş'ı çok uzakta acı içinde.
Belki de babasının yerine, Ankaralı bir şairin, Akif Kurtuluş'un dizeleriyle seslenmek gerek ona;
"Tren ayrıldı, unutulan bir takvimin son yaprağında
kum saatinde bir 'yitik çocuk' olarak kaldım
zaman'ın dışında yer verilmişti, ne kadar sevsen de
sevgilimin gözlerine bir leke gibi bıraktım sessizliği"
23 Ekim 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ GİZLİ HAZİNELER
GİZLİ HAZİNELER
Ankara bir yönüyle ‘gizli hazineler' diyarı...
Çoğumuzun farkında bile olmadığı ‘tarihi' değerlere ev sahipliği yapan bir kent.
Bir devlet dairesinde oturduğunuz sandalye Atatürk'ten kalma olabilir.
Veya vergi sorunlarını çözmek için gittiğiniz bina, idam kararlarının alındığı İstiklal Mahkemesi'ne ev sahipliği yapmış; sizin evrak imzaladığınız masada 90 yıl önce Kılıç Ali kalem kırmış olabilir.
xxx
Geçen hafta Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ile röportaj yaparken gözüm sık sık duvardaki tabloya kaydı.
Tarihi değeri olduğu her halinden belliydi.
Sultan 2'inci Mahmud yapmış, kendi elleriyle.
Altın sim işlemeyle bir ayet yazmış.
Bardakoğlu'nun makam masasında da ‘gizli' bir hazine duruyor;
Bir gümüş yazı takımı.
O da Abdülhamid'den kalmış.
xxx
Çoğu devlet dairesinde durum aynı.
Özellikle Meclis...
Mustafa Kalemli Başkan olduğu dönemde Atatürk'ün sandalyesini, İnönü'nün masasını bulup makam odasına koymuştu.
Şu an nerededir bilemiyorum!..
Marangozluk merakıyla bilenen Abdülhamid'in yaptığı kitaplık, ‘rengi solmuş' diye bir görevli tarafından simsiyah boyanınca kimse görmesin diye kütüphanenin alt koridorlarına taşınmıştı.
xxx
Gizli hazinelerin değerini bilenlere de haksızlık etmemek gerekir.
Clinton, yıllar önce Meclis'e geldiğinde hazırlanan odaya yine Abdülhamid'in yaptığı bir çalışma masası konmuştu.
ABD Başkanı yardımcılarıyla masada konuşmasını gözden geçirirken, dönemin Meclis Başkanı Yıldırım Akbulut, Türkiye Cumhuriyeti'nin ‘imparatorluk mirasçısı büyük bir devlet olduğu' mesajını ince bir diplomasiyle, masa aracılığıyla vermişti.
xxx
Atatürk'ün tarihi nitelikteki, maddi ve manevi değerleri yüksek eşyalarının büyük bölümü çeşitli müzelerde sergileniyor.
Ya diğerleri?
Cumhurbaşkanlığı, Ahmet Necdet Sezer döneminde Atatürk'ün terekesini titiz bir çalışmayla kitaplaştırdı.
24 bin 74 bin parça eşyanın izi sürüldü.
İşte bazı örnekler...
Yeşil kumaş kaplı büyük koltuk Ulus Teknik Endüstri Meslek Lisesinde.
Beyaz maden iki masadan biri Mucur Karagöl M. Akif İlköğretim okulu, diğeri, Ahmet Antiçen İlköğretim Okulu'nda...
18 sandalye Ostim İlköğretim Okulu ve Atatürk Öğretmen Lisesi'nde...
Bir masa Dikmen Nevzat Ayaz Meslek Lisesi'nde.
2 koltuk Atatürk Çocuk Yuvasında.
Poker salonunda kullanılan 16 koltuktan 3'ü Devlet Denetleme Kurulu Başkanı Konutu, biri Kırmızıtepe İlköğretim Okulu'nda.
Bilardo salonunda kullanılan 10 koltuktan 5'i Tarabya Köşkü'nde 4'ü Ayrancı Ticaret Meslek Lisesi'nde, biri Mucur Karagöl İlköğretim Okulu'nda...
Atatürk'ün banyosunda kullandığı kantar Çaycuma Perşembe Lisesi'nde.
Kütüphanedeki evrak dolabı Lalahan Ortaokulu'nda.
Afet İnan'ın yatak odasındaki camlı masa Ilgaz Şehit Nizamettin Yaman Anadolu Lisesinde.
xxxx
Listede bu şekilde devam ediyor...
Umarım yıllar önce Atatürk'ün oturduğu masa, sandalyeyi, halıları bugün kullananlar sorumluluklarının farkındadır.
Ankara bir yönüyle ‘gizli hazineler' diyarı...
Çoğumuzun farkında bile olmadığı ‘tarihi' değerlere ev sahipliği yapan bir kent.
Bir devlet dairesinde oturduğunuz sandalye Atatürk'ten kalma olabilir.
Veya vergi sorunlarını çözmek için gittiğiniz bina, idam kararlarının alındığı İstiklal Mahkemesi'ne ev sahipliği yapmış; sizin evrak imzaladığınız masada 90 yıl önce Kılıç Ali kalem kırmış olabilir.
xxx
Geçen hafta Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ile röportaj yaparken gözüm sık sık duvardaki tabloya kaydı.
Tarihi değeri olduğu her halinden belliydi.
Sultan 2'inci Mahmud yapmış, kendi elleriyle.
Altın sim işlemeyle bir ayet yazmış.
Bardakoğlu'nun makam masasında da ‘gizli' bir hazine duruyor;
Bir gümüş yazı takımı.
O da Abdülhamid'den kalmış.
xxx
Çoğu devlet dairesinde durum aynı.
Özellikle Meclis...
Mustafa Kalemli Başkan olduğu dönemde Atatürk'ün sandalyesini, İnönü'nün masasını bulup makam odasına koymuştu.
Şu an nerededir bilemiyorum!..
Marangozluk merakıyla bilenen Abdülhamid'in yaptığı kitaplık, ‘rengi solmuş' diye bir görevli tarafından simsiyah boyanınca kimse görmesin diye kütüphanenin alt koridorlarına taşınmıştı.
xxx
Gizli hazinelerin değerini bilenlere de haksızlık etmemek gerekir.
Clinton, yıllar önce Meclis'e geldiğinde hazırlanan odaya yine Abdülhamid'in yaptığı bir çalışma masası konmuştu.
ABD Başkanı yardımcılarıyla masada konuşmasını gözden geçirirken, dönemin Meclis Başkanı Yıldırım Akbulut, Türkiye Cumhuriyeti'nin ‘imparatorluk mirasçısı büyük bir devlet olduğu' mesajını ince bir diplomasiyle, masa aracılığıyla vermişti.
xxx
Atatürk'ün tarihi nitelikteki, maddi ve manevi değerleri yüksek eşyalarının büyük bölümü çeşitli müzelerde sergileniyor.
Ya diğerleri?
Cumhurbaşkanlığı, Ahmet Necdet Sezer döneminde Atatürk'ün terekesini titiz bir çalışmayla kitaplaştırdı.
24 bin 74 bin parça eşyanın izi sürüldü.
İşte bazı örnekler...
Yeşil kumaş kaplı büyük koltuk Ulus Teknik Endüstri Meslek Lisesinde.
Beyaz maden iki masadan biri Mucur Karagöl M. Akif İlköğretim okulu, diğeri, Ahmet Antiçen İlköğretim Okulu'nda...
18 sandalye Ostim İlköğretim Okulu ve Atatürk Öğretmen Lisesi'nde...
Bir masa Dikmen Nevzat Ayaz Meslek Lisesi'nde.
2 koltuk Atatürk Çocuk Yuvasında.
Poker salonunda kullanılan 16 koltuktan 3'ü Devlet Denetleme Kurulu Başkanı Konutu, biri Kırmızıtepe İlköğretim Okulu'nda.
Bilardo salonunda kullanılan 10 koltuktan 5'i Tarabya Köşkü'nde 4'ü Ayrancı Ticaret Meslek Lisesi'nde, biri Mucur Karagöl İlköğretim Okulu'nda...
Atatürk'ün banyosunda kullandığı kantar Çaycuma Perşembe Lisesi'nde.
Kütüphanedeki evrak dolabı Lalahan Ortaokulu'nda.
Afet İnan'ın yatak odasındaki camlı masa Ilgaz Şehit Nizamettin Yaman Anadolu Lisesinde.
xxxx
Listede bu şekilde devam ediyor...
Umarım yıllar önce Atatürk'ün oturduğu masa, sandalyeyi, halıları bugün kullananlar sorumluluklarının farkındadır.
19 Ekim 2010 Salı
HABERTÜRK YAZILARI/ SALI MANZARALARI
SALI MANZARALARI...
Salı günleri Ankara'yı ‘sanal' bir heyecan kaplıyor.
Özellikle de Meclis'i...
Giriş kapısında ziyaretçiler, sabah erken saatlerden itibaren kuyrukta.
Bahçede televizyonların canlı yayın araçları.
Vekiller Şeref Kapısında liderlerini karşılama telaşında...
Kulisler tıklım tıklım...
xxx
Hemen her Salı günü Meclis manzarası bu...
Meslek yaşamımızın 15 yılında biz de yaşadık bu tatlı telaşı...
Liderler kürsüde...
Sürekli bir polemik;
Kim ne dedi...
O çok önemli açıklamalar yaptı;
Öbürü cevap verdi;
Aman o cümlesi çok önemliydi...
Bitmez tükenmez nutuklar;
Televizyonda, ‘aman basıldık' misali son dakikalar...
xxx
Salı günleri Meclis'in ‘denetim' günüdür aslında.
Grup toplantıları da partilerin o hafta için planladıklarının konuşulması;
Gündemdeki yasa tasarılarının tartışılması;
Milletvekillerinin hafta sonu gittikleri seçim bölgelerinden izlenimleri;
Parti iktidardaysa bakanların icraatlarını anlatması;
Muhalefette ise politikasını belirlemesi için düşünülmüş.
Bir nevi partiiçi özdenetim...
xxx
Meclis'te yazılı olmayan kurallar için ‘teamül' tabiri kullanılır.
Bu ‘teamül' ne zaman vardı bilemiyoruz.
Kısa sayılabilecek gazetecilik böyle bir uygulamaya tanık olmadık.
Rahmetli Ecevit'in kısa ve öz konuşmasından sonra yapılan kısa grup toplantılarını saymazsak bütün partiler için ‘Meclis mitingi' olarak algılandı.
Adeta yeni bir teamül oluştu.
Liderler gelecek;
Haftalık nutuklarını atacak...
Vekiller alkışlayacak;
Dinleyiciler slogan atacak.
Televizyonlar 5 dakikada bir ‘son dakika' geçecek.
xxx
Meslek büyüğümüz Altan Öymen ‘Öfkeli Yıllar'da yazmıştı.
Tek parti döneminde dahi grup toplantılarında milletvekillerinin nasıl eleştirdiğini;
Kapalı toplantıların nasıl kıran kırana geçtiğini;
Meclis'teki haftalık olağan mitingler sürüp gideceğe benziyor.
Belki bizler kanıksadık.
Ama ileride yakın siyasi tarihi yazmaya niyetlenecek araştırmacıları düşünmek bile istemiyorum.
Grup konuşmalarını okumaya kalkışırlarsa işlerinin çok sıkıcı olacağı kesin.
Salı günleri Ankara'yı ‘sanal' bir heyecan kaplıyor.
Özellikle de Meclis'i...
Giriş kapısında ziyaretçiler, sabah erken saatlerden itibaren kuyrukta.
Bahçede televizyonların canlı yayın araçları.
Vekiller Şeref Kapısında liderlerini karşılama telaşında...
Kulisler tıklım tıklım...
xxx
Hemen her Salı günü Meclis manzarası bu...
Meslek yaşamımızın 15 yılında biz de yaşadık bu tatlı telaşı...
Liderler kürsüde...
Sürekli bir polemik;
Kim ne dedi...
O çok önemli açıklamalar yaptı;
Öbürü cevap verdi;
Aman o cümlesi çok önemliydi...
Bitmez tükenmez nutuklar;
Televizyonda, ‘aman basıldık' misali son dakikalar...
xxx
Salı günleri Meclis'in ‘denetim' günüdür aslında.
Grup toplantıları da partilerin o hafta için planladıklarının konuşulması;
Gündemdeki yasa tasarılarının tartışılması;
Milletvekillerinin hafta sonu gittikleri seçim bölgelerinden izlenimleri;
Parti iktidardaysa bakanların icraatlarını anlatması;
Muhalefette ise politikasını belirlemesi için düşünülmüş.
Bir nevi partiiçi özdenetim...
xxx
Meclis'te yazılı olmayan kurallar için ‘teamül' tabiri kullanılır.
Bu ‘teamül' ne zaman vardı bilemiyoruz.
Kısa sayılabilecek gazetecilik böyle bir uygulamaya tanık olmadık.
Rahmetli Ecevit'in kısa ve öz konuşmasından sonra yapılan kısa grup toplantılarını saymazsak bütün partiler için ‘Meclis mitingi' olarak algılandı.
Adeta yeni bir teamül oluştu.
Liderler gelecek;
Haftalık nutuklarını atacak...
Vekiller alkışlayacak;
Dinleyiciler slogan atacak.
Televizyonlar 5 dakikada bir ‘son dakika' geçecek.
xxx
Meslek büyüğümüz Altan Öymen ‘Öfkeli Yıllar'da yazmıştı.
Tek parti döneminde dahi grup toplantılarında milletvekillerinin nasıl eleştirdiğini;
Kapalı toplantıların nasıl kıran kırana geçtiğini;
Meclis'teki haftalık olağan mitingler sürüp gideceğe benziyor.
Belki bizler kanıksadık.
Ama ileride yakın siyasi tarihi yazmaya niyetlenecek araştırmacıları düşünmek bile istemiyorum.
Grup konuşmalarını okumaya kalkışırlarsa işlerinin çok sıkıcı olacağı kesin.
16 Ekim 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ HAYAT DURMUŞTU SANKİ
Ahmet DİRİCAN
HAYAT DURMUŞTU SANKİ…
Başkent’te dün yine bildik sahneler yaşandı…
Öğleden sonra aniden bastıran yağmur kenti adeta esir aldı.
İri yağmur taneleri büronun camlarını döverken birden trafiğin gürültüsü kesildi.
Yağmuru seyrederken önümüzdeki caddeden tek bir araç bile geçmiyordu.
Aynı şarkıdaki gibi;
“Hayat durmuştu sanki…”
xxx
Şarkının geri kalan sözlerini hatırlamaya çalışırken aynı sırada telefonlar çalmaya başladı.
Göreve giden arkadaşlar peş peşe aynı şeyleri sıralıyordu:
-Zafer Çarşısı’nı su bastı…
-Konur Sokak’ta durum berbat… İşyerleri sular altında…
-Eskişehir yolu kapatılmış, gelemiyoruz
xxx
Ankara’nın hem gecelerinin hem gündüzlerinin ‘hakimi’ arkadaşımız Aykan Çufaoğlu büroya girdiğinde ise hepimiz ayağa fırladık:
-Ne oldu sana?
“İliklerine kadar ıslanmış” denir ya;
Az bile…
En güzel kareyi yakalayabilmek için girmiş suların içine.
Çektiği fotoğraf adeta bir kara mizah örneği…
“Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığı” tabelasının önü;
Adeta afet görüntüleri…
xxx
Geçen haftaki yazımızın konusu ‘Rögar Demokrasisi’ idi…
Asfaltla, rögarla, kanalizasyon şebekesiyle demokrasimiz arasındaki ilişkiyi sorgulamaya çalışmıştık;
‘İleri demokrasi’ derken, bir türlü asfalta aynı hizada yapılamayan rögar kapaklarını;
Her yağmurda tıkanan mazgalları konu almıştık.
Dün yine televizyonların Kızılcahamam’dan yaptıkları canlı yayınlarından ‘ileri demokrasi’ sesleri yükselirken Başkent’in birçok yeri göl haline gelmişti.
Daha bir ay önce ‘ileri’ teknikle Eskişehir Yoluna dökülen örnek asfalt sular altında kalmıştı.
xxx
Yağmur dindiğinde hemen peşinden açıklama geldi.
Büyükşehir Belediyesi’ne göre, Meteoroloji yetkilileri 10 dakika içerisinde metrekareye 18 kilogram yağış düştüğünü bildirerek, “Bir haftalık yağış, 10 dakika içerisinde Ankara’ya yağdı” demişler…
Yağış aralıklı olarak devam edecekmiş, ancak aniden bastıran yoğun bir yağış yaşanması beklenmiyormuş…
Açıklama, “Büyükşehir Belediyesi ve ASKİ ekipleri de Başkentlilerin, kuvvetli yağıştan olumsuz etkilenmemesi için gerekli önlemleri alarak, çalışmalarını aralıksız olarak sürdürüyorlar…” diye bitiyor.
“Kolay gelsin” diyoruz…
HAYAT DURMUŞTU SANKİ…
Başkent’te dün yine bildik sahneler yaşandı…
Öğleden sonra aniden bastıran yağmur kenti adeta esir aldı.
İri yağmur taneleri büronun camlarını döverken birden trafiğin gürültüsü kesildi.
Yağmuru seyrederken önümüzdeki caddeden tek bir araç bile geçmiyordu.
Aynı şarkıdaki gibi;
“Hayat durmuştu sanki…”
xxx
Şarkının geri kalan sözlerini hatırlamaya çalışırken aynı sırada telefonlar çalmaya başladı.
Göreve giden arkadaşlar peş peşe aynı şeyleri sıralıyordu:
-Zafer Çarşısı’nı su bastı…
-Konur Sokak’ta durum berbat… İşyerleri sular altında…
-Eskişehir yolu kapatılmış, gelemiyoruz
xxx
Ankara’nın hem gecelerinin hem gündüzlerinin ‘hakimi’ arkadaşımız Aykan Çufaoğlu büroya girdiğinde ise hepimiz ayağa fırladık:
-Ne oldu sana?
“İliklerine kadar ıslanmış” denir ya;
Az bile…
En güzel kareyi yakalayabilmek için girmiş suların içine.
Çektiği fotoğraf adeta bir kara mizah örneği…
“Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığı” tabelasının önü;
Adeta afet görüntüleri…
xxx
Geçen haftaki yazımızın konusu ‘Rögar Demokrasisi’ idi…
Asfaltla, rögarla, kanalizasyon şebekesiyle demokrasimiz arasındaki ilişkiyi sorgulamaya çalışmıştık;
‘İleri demokrasi’ derken, bir türlü asfalta aynı hizada yapılamayan rögar kapaklarını;
Her yağmurda tıkanan mazgalları konu almıştık.
Dün yine televizyonların Kızılcahamam’dan yaptıkları canlı yayınlarından ‘ileri demokrasi’ sesleri yükselirken Başkent’in birçok yeri göl haline gelmişti.
Daha bir ay önce ‘ileri’ teknikle Eskişehir Yoluna dökülen örnek asfalt sular altında kalmıştı.
xxx
Yağmur dindiğinde hemen peşinden açıklama geldi.
Büyükşehir Belediyesi’ne göre, Meteoroloji yetkilileri 10 dakika içerisinde metrekareye 18 kilogram yağış düştüğünü bildirerek, “Bir haftalık yağış, 10 dakika içerisinde Ankara’ya yağdı” demişler…
Yağış aralıklı olarak devam edecekmiş, ancak aniden bastıran yoğun bir yağış yaşanması beklenmiyormuş…
Açıklama, “Büyükşehir Belediyesi ve ASKİ ekipleri de Başkentlilerin, kuvvetli yağıştan olumsuz etkilenmemesi için gerekli önlemleri alarak, çalışmalarını aralıksız olarak sürdürüyorlar…” diye bitiyor.
“Kolay gelsin” diyoruz…
12 Ekim 2010 Salı
HABERTÜRK YAZILARI/ ANKA KUŞU
ANKA KUŞU
Galiba birkaç tanesi kaldı.
Oysa yıllarca her 27 Mayıs’ta mutlaka en bir tanesi girmişti yaşamımıza…
Kimi zaman ‘Usta’ kendisi getirip dağıttı tek tek;
Kimi zaman kargodan çıktı, özenle ambalajlanmış.
Her birinde yukarıya doğru kanatlanan ‘Sıtkı’ imzası;
Ve boynunda ‘Anka’ yazısı…
xxx
Kimi zaman Meşrutiyet ve sonraları Büklüm Sokak’ta;
Bazen Sakarya Caddesindeki bir meyhanede, bazen “Cinnah sırtları”nda, çoğu zaman da Kale Washington’da dut ağacının altında…
Ama nerede olursa olsun her 27 Mayıs’ta masamızdan eksik olmadı.
Ambalajından çıktıktan sonra hepsi tek tek okşanmış, her biri ayrı ayrı sevilmiş, tek tek hepimize dağıtılmıştı.
Değerini bilemedik mi ne…
xxx
İlk karşılaştığım günkü öğretileri aklımda.
Karşımda yarım asırlık bir kalem; bir çağdaşlık simgesi, onurlu bir duruş.
İş görüşmesi ama ilk sorusu gazetecilikle ilgili değil sanki:
“Tiyatroya, konserlere gider misin?”
Verdiği öğüdün önemini birlikte çalıştığımız 15 yıl boyunca hiç unutturmadı.
Ankara’nın, sadece Meclis koridorları, siyasetçilerden ibaret olmadığını, sanatçılarıyla, komutanlarıyla, diplomatlarıyla, akademisyenleriyle, Başkent gecelerinde olmadan Ankara’da gazetecilik yapmanın sadece görüntüde kalacağını hemen her gün örnekleriyle gösterdi.
xxx
Güç koşullara karşın direnmekten vazgeçmiyordu;
Yaşama gücünü yazılarından alıyordu.
Her yazısında vurguluyordu; “Mutluyum. Yaşama gücümü de sevincimi de koruyorum hala...”
Sıkıntıda olduğumuzu anladığında da güç vermekten geri kalmıyordu; “Yılgınlığa yer yok.”
Hasan Cemal’in deyimiyle “Umudu dişlerinin arasına almıştı…”
xxx
Müşerref Hekimoğlu aramızdan ayrılalı 6 yıl olmuş.
‘Başkent Günleri’ 6 yıldır boş…
Cinnah sırtları anlamını yitirmiş;
Sanat Başkent’e neredeyse küsmüş,
Duvarlardaki tablolar öksüz,
‘Eller’ kim bilir hangi hain ellerde?
Anka Kuşları evimizin, masamızın en özel köşelerini süslemeye devam ediyor.
Belki efsane gerçektir;
Kim bilir, belki küllerinden yeniden doğar.
Umut hala dişlerin arasında
Galiba birkaç tanesi kaldı.
Oysa yıllarca her 27 Mayıs’ta mutlaka en bir tanesi girmişti yaşamımıza…
Kimi zaman ‘Usta’ kendisi getirip dağıttı tek tek;
Kimi zaman kargodan çıktı, özenle ambalajlanmış.
Her birinde yukarıya doğru kanatlanan ‘Sıtkı’ imzası;
Ve boynunda ‘Anka’ yazısı…
xxx
Kimi zaman Meşrutiyet ve sonraları Büklüm Sokak’ta;
Bazen Sakarya Caddesindeki bir meyhanede, bazen “Cinnah sırtları”nda, çoğu zaman da Kale Washington’da dut ağacının altında…
Ama nerede olursa olsun her 27 Mayıs’ta masamızdan eksik olmadı.
Ambalajından çıktıktan sonra hepsi tek tek okşanmış, her biri ayrı ayrı sevilmiş, tek tek hepimize dağıtılmıştı.
Değerini bilemedik mi ne…
xxx
İlk karşılaştığım günkü öğretileri aklımda.
Karşımda yarım asırlık bir kalem; bir çağdaşlık simgesi, onurlu bir duruş.
İş görüşmesi ama ilk sorusu gazetecilikle ilgili değil sanki:
“Tiyatroya, konserlere gider misin?”
Verdiği öğüdün önemini birlikte çalıştığımız 15 yıl boyunca hiç unutturmadı.
Ankara’nın, sadece Meclis koridorları, siyasetçilerden ibaret olmadığını, sanatçılarıyla, komutanlarıyla, diplomatlarıyla, akademisyenleriyle, Başkent gecelerinde olmadan Ankara’da gazetecilik yapmanın sadece görüntüde kalacağını hemen her gün örnekleriyle gösterdi.
xxx
Güç koşullara karşın direnmekten vazgeçmiyordu;
Yaşama gücünü yazılarından alıyordu.
Her yazısında vurguluyordu; “Mutluyum. Yaşama gücümü de sevincimi de koruyorum hala...”
Sıkıntıda olduğumuzu anladığında da güç vermekten geri kalmıyordu; “Yılgınlığa yer yok.”
Hasan Cemal’in deyimiyle “Umudu dişlerinin arasına almıştı…”
xxx
Müşerref Hekimoğlu aramızdan ayrılalı 6 yıl olmuş.
‘Başkent Günleri’ 6 yıldır boş…
Cinnah sırtları anlamını yitirmiş;
Sanat Başkent’e neredeyse küsmüş,
Duvarlardaki tablolar öksüz,
‘Eller’ kim bilir hangi hain ellerde?
Anka Kuşları evimizin, masamızın en özel köşelerini süslemeye devam ediyor.
Belki efsane gerçektir;
Kim bilir, belki küllerinden yeniden doğar.
Umut hala dişlerin arasında
9 Ekim 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ RÖGAR DEMOKRASİSİ
RÖGAR DEMOKRASİSİ
Ankara caddelerinde, sokaklarında ne zaman arabayla dolaşsam aklıma bu soru gelir;
Acaba demokrasi ile rögar kapakları arasında nasıl bir ilişki var?
Ya da asfaltla...
xxx
Referandum kampanyası sırasında çok konuşuldu, tartışıldı.
İleri demokrasi...
Vesayet demokrasisi...
Anayasa değişikliği 12 Eylül'de yürürlüğe girdi;
Artık demokrasimizin önündeki engeller kalktı...
Derken...
Arabanın altından ‘küttt' diye bir ses;
Meğerse dikkatsiz davranmışız, rögar kapağı...
xxxx
Eskişehir yolundayız;
Yeni asfaltlanmış.
Okullar açıldığında yapılınca birkaç gün epeyce sıkıntı çekmiştik.
Büyükşehir yeni bir teknikle, yeni bir asfalt döşemiş...
Yolda iz bile yok.
Hani yağ döksen, demir parayı yuvarlasan kilometrelerce gidecek cinsten...
Ama ileride trafik yine tıkanmış, arabalar yavaş yavaş ilerliyor.
Ümitköy köprüsünün altından dönmeye çalışanlar yüzünden...
O yeni yapılan asfaltla dönüşteki asfalt aynı hizada değil.
Araçlar mecburen yavaşlıyor, durma noktasına geliyor.
Yoksa bir ‘küttt' sesi de oradan.
xxx
Rögar;
Sözlükte karşısında, "Kanalizasyona inmek, bakım ve onarım yapmak üzere yol düzeyinde kapağı bulunan özel baca" yazıyor.
Ama Türk halkı için asıl önemli olan üzerindeki kapağı...
Hani yol hizasında olanı göremediğimiz;
Ya aşağıda ya yukarıda...
Gazi Mahallesine bir bakın;
Atatürk Orman Çiftliğine doğru giden Silahtar Caddesi'ne...
Adeta direksiyonda slalom yaptırır cinsten.
Her biri aynı tarafta;
Kimi aşağıda kimi yukarıda...
Birilerinin önünde sürekli bir engel;
Doğal bir hız kesici
Aynı demokrasimiz gibi...
xxx
Rögar kapakları için en kötüsü de birilerinin alıp götürmesi...
Galiba hurdacılar iyi para veriyormuş.
Çalındığında ‘merhametli' birisi önüne kartondan da olsa uyarıcı bir şey koyarsa şanslıyız.
Yoksa görünmez kazaya uğramak işten bile değil.
Aynı demokrasimiz gibi...
xxx
Rögar kapaklarının alttaki pis kokuyu yukarıya vermemek gibi farkında olmadığımız bir görevi daha var.
Maazallah doğru dürüst yerleştirilmezse alttaki gelen kokuya dayanmak zordur.
Bir de yağmur yağdığında tıkanmaması gerekiyor.
Yoksa ortalık göl haline gelir.
Aynı demokrasimiz gibi...
xxx
Galiba hırsızlara karşı önlem bulunmuş.
Artık demir yerine plastikten yapılacakmış.
Üstelik çalındığında başka bir işe yaramayacak.
Eritilse dahi ikinci bir kullanımı olmayacak.
Neyse ki bilim- teknoloji hızlı ilerliyor.
Ne kadar dirensek de ne kadar beceriksiz olsak da asfalt da rögar kapakları da bir gün önümüzde engel olmaktan çıkacak.
Aynı demokrasimiz gibi.
xxx
Bu arada...
Acaba rögar kapaklarının şeklinin ‘dairesel' olmasının demokrasimizle bir ilgisi var mıdır?
Ankara caddelerinde, sokaklarında ne zaman arabayla dolaşsam aklıma bu soru gelir;
Acaba demokrasi ile rögar kapakları arasında nasıl bir ilişki var?
Ya da asfaltla...
xxx
Referandum kampanyası sırasında çok konuşuldu, tartışıldı.
İleri demokrasi...
Vesayet demokrasisi...
Anayasa değişikliği 12 Eylül'de yürürlüğe girdi;
Artık demokrasimizin önündeki engeller kalktı...
Derken...
Arabanın altından ‘küttt' diye bir ses;
Meğerse dikkatsiz davranmışız, rögar kapağı...
xxxx
Eskişehir yolundayız;
Yeni asfaltlanmış.
Okullar açıldığında yapılınca birkaç gün epeyce sıkıntı çekmiştik.
Büyükşehir yeni bir teknikle, yeni bir asfalt döşemiş...
Yolda iz bile yok.
Hani yağ döksen, demir parayı yuvarlasan kilometrelerce gidecek cinsten...
Ama ileride trafik yine tıkanmış, arabalar yavaş yavaş ilerliyor.
Ümitköy köprüsünün altından dönmeye çalışanlar yüzünden...
O yeni yapılan asfaltla dönüşteki asfalt aynı hizada değil.
Araçlar mecburen yavaşlıyor, durma noktasına geliyor.
Yoksa bir ‘küttt' sesi de oradan.
xxx
Rögar;
Sözlükte karşısında, "Kanalizasyona inmek, bakım ve onarım yapmak üzere yol düzeyinde kapağı bulunan özel baca" yazıyor.
Ama Türk halkı için asıl önemli olan üzerindeki kapağı...
Hani yol hizasında olanı göremediğimiz;
Ya aşağıda ya yukarıda...
Gazi Mahallesine bir bakın;
Atatürk Orman Çiftliğine doğru giden Silahtar Caddesi'ne...
Adeta direksiyonda slalom yaptırır cinsten.
Her biri aynı tarafta;
Kimi aşağıda kimi yukarıda...
Birilerinin önünde sürekli bir engel;
Doğal bir hız kesici
Aynı demokrasimiz gibi...
xxx
Rögar kapakları için en kötüsü de birilerinin alıp götürmesi...
Galiba hurdacılar iyi para veriyormuş.
Çalındığında ‘merhametli' birisi önüne kartondan da olsa uyarıcı bir şey koyarsa şanslıyız.
Yoksa görünmez kazaya uğramak işten bile değil.
Aynı demokrasimiz gibi...
xxx
Rögar kapaklarının alttaki pis kokuyu yukarıya vermemek gibi farkında olmadığımız bir görevi daha var.
Maazallah doğru dürüst yerleştirilmezse alttaki gelen kokuya dayanmak zordur.
Bir de yağmur yağdığında tıkanmaması gerekiyor.
Yoksa ortalık göl haline gelir.
Aynı demokrasimiz gibi...
xxx
Galiba hırsızlara karşı önlem bulunmuş.
Artık demir yerine plastikten yapılacakmış.
Üstelik çalındığında başka bir işe yaramayacak.
Eritilse dahi ikinci bir kullanımı olmayacak.
Neyse ki bilim- teknoloji hızlı ilerliyor.
Ne kadar dirensek de ne kadar beceriksiz olsak da asfalt da rögar kapakları da bir gün önümüzde engel olmaktan çıkacak.
Aynı demokrasimiz gibi.
xxx
Bu arada...
Acaba rögar kapaklarının şeklinin ‘dairesel' olmasının demokrasimizle bir ilgisi var mıdır?
6 Ekim 2010 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI ANİ’DEN ROMA’YA..
Ani…
Bin yıl öncenin “asla zapt edilemez” denilen kenti…
Yüzyıllarca bütün imparatorlarının hayalini süsleyen ticaret merkezi.
Şimdiki adıyla ‘harabe…’
xxxx
Hafta sonu MHP Lideri Devlet Bahçeli ile Ani’de idik…
Hızlı bir gezi oldu.
Siyasi polemikler, ayetler üzerinden atışmalarla birkaç bir gün basına malzeme oldu, yine unutuldu…
Galiba yine kaderine terk edildi…
Bin kadar MHP’li, 900 yıl önceki ruh haliyle, mehter marşı eşliğinde yürüyüşe geçtiğinde…
Büyük katedralden haçı indirip Fethiye Camii’ne çeviren Alpaslan’ın ruh haliyle Cuma namazına başladığında benim gözüm çevredeki yapılardaydı.
Daha doğrusu harabelerde…
Bir zamanlar hem Müslüman hem de Hıristiyanların rahat yaşadıkları, zenginlik timsali Ani can çekişiyor gibiydi.
Unutulmuşluk, ilgisizlik 15’inci yüzyıldaki büyük depremden daha fazla vurmuştu.
En acısı ise, artık hemen her ören yerinde görmeye alıştığımız vandalizmin en ağır örnekleriydi.
Tosun’un biri, ayakta durmaya çalışan Fethiye Camisi’nin en tepesine çıkmış, kalıntının belki de en değerli taşının üzerine adını yazmış.
Hem de yağlıboya ile…
5’inci yüzyılda, kavimler göçü sırasında Roma İmparatorluğu'nun değişik eyaletlerini yağmalamalarıyla tanınan Vandalların ruh halini anlamak belki mümkün…
Ama hangi ruh hali acaba, insanın kendi hayatını da tehlikeye atıp; yüzlerce savaşa, bütün dinlere ev sahipliği yapıp binlerce yıl ayakta kalan tarihi bir kalıntıya ‘imza’ atmaya zorluyor…
Tarihiyle övünmeyi seven bir ulusun evlatları neden tarihi kalıntılardan nefret ediyor?
Ne kadar empati yaparsanız yapan o ruh halini anlamak mümkün olmuyor…
xxx
Ani’yi dolaşırken insan düşünmeden edemiyor?
Nasıl oluyor da evrensel değerlere sahip böyle bir yer açık hava müzesine dönüştürülemiyor?
Hadi orası çok uzak…
Hadi orası stratejik bölge…
Ya Başkent’in göbeğinde üzerinde yıllardır genelev bulunan Roma amfi tiyatrosu;
Ya da her gün önünden geçmemize rağmen farkına bile varmadığımız Roma hamamlarına ne diyeceğiz…
Yoksa Vandallık ruhumuzda mı var?
Bin yıl öncenin “asla zapt edilemez” denilen kenti…
Yüzyıllarca bütün imparatorlarının hayalini süsleyen ticaret merkezi.
Şimdiki adıyla ‘harabe…’
xxxx
Hafta sonu MHP Lideri Devlet Bahçeli ile Ani’de idik…
Hızlı bir gezi oldu.
Siyasi polemikler, ayetler üzerinden atışmalarla birkaç bir gün basına malzeme oldu, yine unutuldu…
Galiba yine kaderine terk edildi…
Bin kadar MHP’li, 900 yıl önceki ruh haliyle, mehter marşı eşliğinde yürüyüşe geçtiğinde…
Büyük katedralden haçı indirip Fethiye Camii’ne çeviren Alpaslan’ın ruh haliyle Cuma namazına başladığında benim gözüm çevredeki yapılardaydı.
Daha doğrusu harabelerde…
Bir zamanlar hem Müslüman hem de Hıristiyanların rahat yaşadıkları, zenginlik timsali Ani can çekişiyor gibiydi.
Unutulmuşluk, ilgisizlik 15’inci yüzyıldaki büyük depremden daha fazla vurmuştu.
En acısı ise, artık hemen her ören yerinde görmeye alıştığımız vandalizmin en ağır örnekleriydi.
Tosun’un biri, ayakta durmaya çalışan Fethiye Camisi’nin en tepesine çıkmış, kalıntının belki de en değerli taşının üzerine adını yazmış.
Hem de yağlıboya ile…
5’inci yüzyılda, kavimler göçü sırasında Roma İmparatorluğu'nun değişik eyaletlerini yağmalamalarıyla tanınan Vandalların ruh halini anlamak belki mümkün…
Ama hangi ruh hali acaba, insanın kendi hayatını da tehlikeye atıp; yüzlerce savaşa, bütün dinlere ev sahipliği yapıp binlerce yıl ayakta kalan tarihi bir kalıntıya ‘imza’ atmaya zorluyor…
Tarihiyle övünmeyi seven bir ulusun evlatları neden tarihi kalıntılardan nefret ediyor?
Ne kadar empati yaparsanız yapan o ruh halini anlamak mümkün olmuyor…
xxx
Ani’yi dolaşırken insan düşünmeden edemiyor?
Nasıl oluyor da evrensel değerlere sahip böyle bir yer açık hava müzesine dönüştürülemiyor?
Hadi orası çok uzak…
Hadi orası stratejik bölge…
Ya Başkent’in göbeğinde üzerinde yıllardır genelev bulunan Roma amfi tiyatrosu;
Ya da her gün önünden geçmemize rağmen farkına bile varmadığımız Roma hamamlarına ne diyeceğiz…
Yoksa Vandallık ruhumuzda mı var?
3 Ekim 2010 Pazar
MODERN ZAMANLAR DERVİŞİ....
Adı, Kütahya ve çini ile akraba... Usta-çırak ilişkisiyle yetişen bir ‘alaylı’... Dünyanın tanıdığı imzasıyla ‘Sıtkı’, bizdeki adıyla Sıtkı Usta... UNESCO’nun “Yaşayan İnsan Hazinesi” olarak ödüllendirdiği sanatçı... Kütahya’da geçen hafta sonu, “Çini Ustası Sıtkı Olçar ve Kütahya Çiniciliğine Katkıları” konulu bir sempozyum düzenlendi.
Ciddi engellerle ve hastalıkla boğuşan Sıtkı Usta’nın ‘vefalı’ dostları Kütahya’daydı. Koç ailesi sempozyum ve sergi için seferber olmuş, Koç Enerji Grubu Başkanı Ömer Koç, halası Semahat Arsel ile gelmişti. Çiğdem Simavi, Kültür ve Sanat Varlıkları Koruma ve Tanıtma Vakfı Başkanı olarak sempozyumu düzenlenmesine aktif katkısıyla yetinmeyip kürsüye çıkıp, Sıtkı Usta’ya “Çok özelsin” diye seslendi. 84 yaşındaki Gazeteci - yazar - ressam Fikret Otyam ise çok sevdiği Gazipaşa’sını bırakıp gelmişti; “Gece uyuyamadım, sabaha karşı 04.00’te kalktım, yollara düştüm” diye anlattı Sıtkı Usta’ya olan sevgisini... Gazeteci-Yazar Hıncal Uluç’un meşhur kahkahalarının yerini kızgınlığı almıştı, Kütahyalılara kızıyordu: “Kütahyalılıların Sıktı Usta’nın heykelini dikmeleri lazım. Onlar ne yapıyor. Ona ihanet ediyor...”
HİLTON, USTA İÇİN KÜTAHYA’DA
“Kütahya’da Hilton olur mu?”... Birkaç yıl önce Kütahya’nın ana tartışma konusu buydu. Çevre iller Eskişehir, Uşak hızla büyürken Kütahya bir ölçüde yerinde saymıştı. Şimdi sempozyuma ev sahipliği yapan Kütahya Hilton Garden Inn otelinin salonlarını Sıtkı Usta’nın panoları, eserleri süslüyordu. Hilal Kosif, kürsüden, “Biz Hilton olarak Kütahya’ya Sıtkı Usta için geldik“ diyordu. Sıtkı Usta dünyanın dört bir yanında onlarca sergi açmış, ama şimdiye kadar toprağına can verdiği Kütahya’da hiç sergisi olmamıştı. Sempozyum öncesi otelde açılan mini sergiye en çok ilgi gösterenlerin başında, Japon Seramik Sanatçısı Yoshiyuki Matsuo geliyordu.
Sempozyum için Japonya’dan kalkıp gelen Matsuo, yaptığı tabağı Sıtkı Usta’ya hediye etti. Sıtkı Usta, bu jest karşısında bir an bile düşünmedi. Hemen önünde bulunan serginin en değerli ürününü, ‘At Başı’nı verince konuk sanatçı heyecandan neredeyse bayılıyordu. Japon sanatçıyı bayıltma noktasına getiren sevinci, hem kendisinin ‘at yılı’nda doğmasından hem de eserin çok kıymetli olmasından geliyordu. Matsuo, Usta’nın sanatçı kişiliğini çok iyi biliyordu bilmesine de O’nun ‘derviş’ niteliğiyle belki de ilk kez karşılaşıyordu. Halbuki, Sıtkı Usta, soyadı Olçar’ın anlamının hakkını verircesine, tam bir “sevgi toplayıcı, sevgi dağıtıcı”ydı. Büyük bir emekle ortaya çıkardığı eserlerini hediye etmekten, dostlarını sevindirmekten büyük bir keyif alır; ne zaman boş vakit bulsa, arabasına doldurduğu oyuncaklarla, köy çocuklarını sevindirmeye koşardı. Duvarlarını bezediği ünlü hastanelerin doktorlarını yanına alıp çocuklara göz kontrolü için ilçe ilçe dolaşıyordu. Bir okulda eksiklik gördüğü anda yaptırıncaya kadar gözüne uyku girmiyor, yapması gerekenleri de uyutmuyordu.
USTA’DAN SİTEM
Sıtkı Usta sergi açılışında, “Bana ve sanatıma ilham veren Kütahya’dan hiç kopmadım ama Kütahyalı yöneticiler benim ve çiniciliğin kıymetini bilemediler. Türkiye’de Japon yılı nedeniyle artan Japon ilgisi ve ilk kez bu ölçüde büyük bir özel etkinliğin organize edilmesi beni çok mutlu etti” diyerek Kütahyalılara sitem, Japonlara ise teşekkür etti. Bu sıradışı sanatçı adına düzenlenen sempozyum, Melda Davran - M.Oğuz Aydın ikilisinin hazırladığı belgesel gösterimi ile başladı. 37 yıllık çinicilik macerasının şiirsel dille anlatıldığı belgeselden sonra, kürsüye çıkan bilim insanları, kendi açılarından Sıtkı Usta’yı irdelediler. Sakıp Sabancı Müze Müdürü Nazan Ölçer’in yönettiği oturumda Kültür ve Turizm Bakanlığı Araştırma ve Eğitim Genel Müdürü Mahmut Evkuran, Sıtkı Usta’ya UNESCO’nun “Yaşayan İnsan Hazinesi Ödülü” verilmesinin kriterlerini anlattı. Prof. Dr. Gül Öney’in konuşması, bilimsel ‘bildiri’den çok öte, bir ‘Sıtkı Usta’ öyküsüydü; kimi zaman güldüren kimi zaman düşündüren... “Sıtkı”nın deniz tutkusunu konu almıştı, denizi olmayan Kütahya’da yaptığı kadırgalı tabakları... Öney’in, “Uydurup uydurup yaratır, bizi de öyle baktırır, baktırır” saptaması alkışlarla onaylanıyordu.
Prof.Dr. Ara Altun, Usta’ya “Parlak zekân, merakın, çalışkanlığınla bu işi başardın. Türk çini sanatına yeni bir soluk getirdin. İnşallah bu sempozyum ömrüne ömür katar” diye seslendi. Kütahya Milletvekili Soner Aksoy da ‘halk kahramanı’ olarak tanımladı.
USTALAR USTASI
Prof. Dr. Kenan Mortan’in itirazı ise ‘Usta’ sıfatınaydı. Mortan’a göre, Sıtkı, ‘usta’ kavramı çoktan aşmış bir ‘ustalar ustası’, usta yetiştiren, norm geliştiren bir ‘mimarbaşı‘, kısacası ‘ehlisiret’ti. Akşam dostlarıyla buluştuğu yemekte, harmandalı zeybeği oynarken, kolları, tıpkı eserlerindeki ‘Sıtkı’ imzası gibi hep yukarıyı gösteriyordu. Mağarada başladığı çiniciliğini orada bırakmamış. Yaşamı boyunca ölümsüz renkler peşine düşmüş, tarihte kalmış desenleri de; çok uzaktaki denizlerin dalgalarını, yelkenlileri, balıkların pulunu, çevresindeki kurdu, kuşu, kaplumbağayı da; bir müzede gördüğü Picasso’yu da bıkıp usanmadan işleyip hep ileriye gitmeyi hedeflemiş bir imza. Bazı insanlara ‘derviş’lik çok yakışır. Sıtkı Usta bunlardan biri. Kaybolup giden değerleri sanata dönüştüren, yerelliğe, tarihi; geleneksele evrenselliği katan bir ‘modern zamanların dervişi...’
Ciddi engellerle ve hastalıkla boğuşan Sıtkı Usta’nın ‘vefalı’ dostları Kütahya’daydı. Koç ailesi sempozyum ve sergi için seferber olmuş, Koç Enerji Grubu Başkanı Ömer Koç, halası Semahat Arsel ile gelmişti. Çiğdem Simavi, Kültür ve Sanat Varlıkları Koruma ve Tanıtma Vakfı Başkanı olarak sempozyumu düzenlenmesine aktif katkısıyla yetinmeyip kürsüye çıkıp, Sıtkı Usta’ya “Çok özelsin” diye seslendi. 84 yaşındaki Gazeteci - yazar - ressam Fikret Otyam ise çok sevdiği Gazipaşa’sını bırakıp gelmişti; “Gece uyuyamadım, sabaha karşı 04.00’te kalktım, yollara düştüm” diye anlattı Sıtkı Usta’ya olan sevgisini... Gazeteci-Yazar Hıncal Uluç’un meşhur kahkahalarının yerini kızgınlığı almıştı, Kütahyalılara kızıyordu: “Kütahyalılıların Sıktı Usta’nın heykelini dikmeleri lazım. Onlar ne yapıyor. Ona ihanet ediyor...”
HİLTON, USTA İÇİN KÜTAHYA’DA
“Kütahya’da Hilton olur mu?”... Birkaç yıl önce Kütahya’nın ana tartışma konusu buydu. Çevre iller Eskişehir, Uşak hızla büyürken Kütahya bir ölçüde yerinde saymıştı. Şimdi sempozyuma ev sahipliği yapan Kütahya Hilton Garden Inn otelinin salonlarını Sıtkı Usta’nın panoları, eserleri süslüyordu. Hilal Kosif, kürsüden, “Biz Hilton olarak Kütahya’ya Sıtkı Usta için geldik“ diyordu. Sıtkı Usta dünyanın dört bir yanında onlarca sergi açmış, ama şimdiye kadar toprağına can verdiği Kütahya’da hiç sergisi olmamıştı. Sempozyum öncesi otelde açılan mini sergiye en çok ilgi gösterenlerin başında, Japon Seramik Sanatçısı Yoshiyuki Matsuo geliyordu.
Sempozyum için Japonya’dan kalkıp gelen Matsuo, yaptığı tabağı Sıtkı Usta’ya hediye etti. Sıtkı Usta, bu jest karşısında bir an bile düşünmedi. Hemen önünde bulunan serginin en değerli ürününü, ‘At Başı’nı verince konuk sanatçı heyecandan neredeyse bayılıyordu. Japon sanatçıyı bayıltma noktasına getiren sevinci, hem kendisinin ‘at yılı’nda doğmasından hem de eserin çok kıymetli olmasından geliyordu. Matsuo, Usta’nın sanatçı kişiliğini çok iyi biliyordu bilmesine de O’nun ‘derviş’ niteliğiyle belki de ilk kez karşılaşıyordu. Halbuki, Sıtkı Usta, soyadı Olçar’ın anlamının hakkını verircesine, tam bir “sevgi toplayıcı, sevgi dağıtıcı”ydı. Büyük bir emekle ortaya çıkardığı eserlerini hediye etmekten, dostlarını sevindirmekten büyük bir keyif alır; ne zaman boş vakit bulsa, arabasına doldurduğu oyuncaklarla, köy çocuklarını sevindirmeye koşardı. Duvarlarını bezediği ünlü hastanelerin doktorlarını yanına alıp çocuklara göz kontrolü için ilçe ilçe dolaşıyordu. Bir okulda eksiklik gördüğü anda yaptırıncaya kadar gözüne uyku girmiyor, yapması gerekenleri de uyutmuyordu.
USTA’DAN SİTEM
Sıtkı Usta sergi açılışında, “Bana ve sanatıma ilham veren Kütahya’dan hiç kopmadım ama Kütahyalı yöneticiler benim ve çiniciliğin kıymetini bilemediler. Türkiye’de Japon yılı nedeniyle artan Japon ilgisi ve ilk kez bu ölçüde büyük bir özel etkinliğin organize edilmesi beni çok mutlu etti” diyerek Kütahyalılara sitem, Japonlara ise teşekkür etti. Bu sıradışı sanatçı adına düzenlenen sempozyum, Melda Davran - M.Oğuz Aydın ikilisinin hazırladığı belgesel gösterimi ile başladı. 37 yıllık çinicilik macerasının şiirsel dille anlatıldığı belgeselden sonra, kürsüye çıkan bilim insanları, kendi açılarından Sıtkı Usta’yı irdelediler. Sakıp Sabancı Müze Müdürü Nazan Ölçer’in yönettiği oturumda Kültür ve Turizm Bakanlığı Araştırma ve Eğitim Genel Müdürü Mahmut Evkuran, Sıtkı Usta’ya UNESCO’nun “Yaşayan İnsan Hazinesi Ödülü” verilmesinin kriterlerini anlattı. Prof. Dr. Gül Öney’in konuşması, bilimsel ‘bildiri’den çok öte, bir ‘Sıtkı Usta’ öyküsüydü; kimi zaman güldüren kimi zaman düşündüren... “Sıtkı”nın deniz tutkusunu konu almıştı, denizi olmayan Kütahya’da yaptığı kadırgalı tabakları... Öney’in, “Uydurup uydurup yaratır, bizi de öyle baktırır, baktırır” saptaması alkışlarla onaylanıyordu.
Prof.Dr. Ara Altun, Usta’ya “Parlak zekân, merakın, çalışkanlığınla bu işi başardın. Türk çini sanatına yeni bir soluk getirdin. İnşallah bu sempozyum ömrüne ömür katar” diye seslendi. Kütahya Milletvekili Soner Aksoy da ‘halk kahramanı’ olarak tanımladı.
USTALAR USTASI
Prof. Dr. Kenan Mortan’in itirazı ise ‘Usta’ sıfatınaydı. Mortan’a göre, Sıtkı, ‘usta’ kavramı çoktan aşmış bir ‘ustalar ustası’, usta yetiştiren, norm geliştiren bir ‘mimarbaşı‘, kısacası ‘ehlisiret’ti. Akşam dostlarıyla buluştuğu yemekte, harmandalı zeybeği oynarken, kolları, tıpkı eserlerindeki ‘Sıtkı’ imzası gibi hep yukarıyı gösteriyordu. Mağarada başladığı çiniciliğini orada bırakmamış. Yaşamı boyunca ölümsüz renkler peşine düşmüş, tarihte kalmış desenleri de; çok uzaktaki denizlerin dalgalarını, yelkenlileri, balıkların pulunu, çevresindeki kurdu, kuşu, kaplumbağayı da; bir müzede gördüğü Picasso’yu da bıkıp usanmadan işleyip hep ileriye gitmeyi hedeflemiş bir imza. Bazı insanlara ‘derviş’lik çok yakışır. Sıtkı Usta bunlardan biri. Kaybolup giden değerleri sanata dönüştüren, yerelliğe, tarihi; geleneksele evrenselliği katan bir ‘modern zamanların dervişi...’
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)